Kayınvalidem elli yaşındaydı, yeni evlenmişti ve hâlâ gençliğin peşindeydi. Düğününden yalnızca bir hafta sonra, kendisinden çok daha genç olan kocasıyla birlikte yatak odalarına kapandılar. Kapıyı sonunda açtığımda gördüklerim beni tamamen şoke etti
Yaklaşık üç yıldır evliyim 💍. Eşim tek çocuk olduğu için, şehir dışında bulunan büyük, üç katlı aile evinde kayınvalidemle birlikte yaşıyorduk.
Kayınvalidem Rana, elli yaşına yeni girmişti. İnsan bu yaşta daha sakin, daha oturaklı bir hayata yönelir diye düşünür… ama Rana tam tersiydi. Çocuksu, dengesiz ve ne yapacağı belli olmayan tavırlarıyla evin havasını sürekli gergin tutuyordu. Görünüşüne fazlasıyla düşkündü; her gün saatlerce aynanın karşısında makyaj yapar, cilt bakımıyla uğraşırdı. Yakındaki markete gitmek için bile parfüm sıkmadan, topuklu ayakkabı giymeden çıkmazdı. Bazen peruk taktığı bile olurdu.
Başta, yıllar önce eşini kaybettikten sonra hayata yeniden tutunmaya çalıştığını sandım… ta ki bir gün yeniden evleneceğini açıklayana kadar.
Evleneceği kişi Deniz’di. Henüz yirmi sekiz yaşındaydı. Bakımlı, kibar ve özgüvenli görünüyordu ama düzenli bir işi yoktu. Eşim Kaan, bu evliliğe açıkça karşı çıktı. Ancak Rana onu sert bir bakışla susturdu:
“Bütün hayatımı başkaları için yaşadım. Artık kendim için yaşıyorum.”
İki hafta sonra, yalnızca birkaç yakın kişinin katıldığı küçük bir nikâh yaptılar. Kaan, aile içinde daha büyük bir kriz çıkmaması için sessiz kalmayı tercih etti.
Nikâhın hemen ardından Rana ve “Deniz Bey” yatak odalarına çekildiler…
ve bir daha çıkmadılar.
Tam bir hafta boyunca.
Kapıyı her çaldığımda içeriden aynı cevap geliyordu:
“Bırak orada canım, sonra yerim.”
Sekizinci gün geldiğinde kapının önüne bıraktığım yemeklere hâlâ dokunulmamıştı. Kapı kilitliydi. İçime açıklayamadığım bir korku çöktü. Kalbim hızla çarparken kapıyı zorlayarak açtım.
Ve kapı açıldığında gördüklerim…
kanımı dondurdu..
Kapıyı zorlayarak açtığımda, burnuma ilk çarpan şey ağır ve boğucu bir koku oldu. O an dizlerimin bağı çözüldü. Perdeler sıkı sıkıya kapalıydı, odanın içi yarı karanlıktı. Gün ışığı içeri sızmadığı için zaman durmuş gibiydi. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
“Rana?” diye fısıldadım.
Cevap gelmedi.
Yatağa doğru birkaç adım attım. Çarşaflar darmadağındı, yerde boş tabaklar, devrilmiş bardaklar vardı. Odaya haftalardır kimse girmemiş gibiydi. Bir an, ikisinin de başına kötü bir şey geldiğini düşündüm. İçimi kaplayan korku boğazımı sıkıyordu.
Ve sonra…
yatağın kenarında hareketsiz duran Deniz’i gördüm.
Yüzü solgundu, gözleri kapalıydı. Göğsünün inip kalkmadığını fark ettiğim an çığlık atacak gibi oldum. Hemen yanına koştum, nabzını kontrol ettim. Çok zayıftı ama vardı. Yaşıyordu.
“Allah’ım…” diye mırıldandım.
Tam o sırada yatak başlığının arkasından bir kıpırtı geldi. Geri çekildim. Oradan, üstüne sabahlık geçirilmiş halde Rana doğruldu. Saçları dağılmış, makyajı akmıştı. Ama en korkuncu gözleriydi… bomboş bakıyordu.
“Ne yapıyorsun burada?” dedi, sanki her şey çok normalmiş gibi devamı sonrki syfda...