Sesim titriyordu.
“Sekiz gündür kapı kilitli. Yemekler dokunulmamış. Deniz yerde baygın yatıyor. Bu normal mi sence?”
Rana yavaşça ayağa kalktı. Yürüyüşü dengesizdi. O an fark ettim: O da günlerdir doğru düzgün yemek yememişti. Zayıflamış, çökmüştü.
“Kimseyi ilgilendirmez,” dedi sertçe. “Biz balayı yaşıyorduk.”
Balayı…
Odaya tekrar baktım. Çürümüş yemekler, baygın bir adam, kilitli kapı. Bu bir balayı değil, kaçıştı.
Hemen aşağı koştum, Kaan’ı aradım. Olan biteni anlattığımda sesi buz kesti. Yirmi dakika sonra eve geldi. Yukarı çıktığımızda Deniz hâlâ yerdeydi. Kaan ambulansı aradı.
O gece her şey ortaya döküldü.
Hastanede doktorlar Deniz’in günlerdir bilinçsiz şekilde sakinleştirici aldığını söyledi. Fazla doz değil, ama düzenli ve kontrolsüz. Kimin verdiğini sormadılar bile. Cevap odadaydı.
Rana sorguya alındığında önce inkâr etti. Ama saatler ilerledikçe, kelimeler ağzından dökülmeye başladı.
Deniz’in evlenmeden önce iş bulamadığını, borçları olduğunu, çevresinden sürekli “sen bu kadına mı kaldın” gibi laflar duyduğunu anlattı. Onu kaybetmekten korkmuştu. “Sadece benimle kalsın istedim,” dedi. “Kimseyle görüşmesin, dışarı çıkmasın…”
İlaçları “rahatlasın” diye verdiğini söyledi.
Ama gerçek şuydu:
Rana, gençliğini kaybettiğini kabullenememişti. Deniz onun için bir eş değil, gençliğinin kanıtıydı. Onu kaybederse, aynaya bakamayacağını düşünüyordu.
Deniz birkaç gün sonra kendine geldi. Gözlerini açtığında ilk sorduğu şey “Ben neredeyim?” oldu. Rana’yı görünce yüzünü çevirdi. O an her şey bitti.
Taburcu olduktan sonra Deniz bir daha o eve dönmedi. Resmî işlemler başladı. Kısa sürede ayrıldılar. Rana ise evde kaldı.
Ama artık eskisi gibi değildi.
Makyaj masası tozlandı. Topuklu ayakkabılar dolapta kaldı. Aynalar örtüldü. Günlerce odasından çıkmadı. İlk kez gerçekten yaşlanmış gibiydi.
Bir akşam bana mutfakta sessizce yaklaştı.
“Genç olmak insanı kurtarmıyor,” dedi. “Bunu çok geç anladım.”
O an ona kızamadım. Ama acıdım da.
Biz Kaan’la birkaç ay sonra o evden taşındık. Şehir merkezinde küçük ama huzurlu bir eve geçtik. Rana’yı arada arayıp soruyoruz. O da artık daha sakin. Kendi halinde.
Bazen düşünüyorum da…
Kapıyı o gün açmasaydım, belki de bu hikâye çok daha karanlık bitecekti.
Bazı kapılar kilitli kalmamalı.
Çünkü içeridekilerden çok, dışarıdakilerin gerçeği görmesine engel oluyorlar.