Kaptan olarak ilk günümdü… ve çocukluğumdan beri sahip olduğum tek fotoğraftaki adamla karşılaştım.
Adım Ferhat. 27 yaşındayım. Hayatımın büyük kısmı devlet korumasında, soğuk yatakhanelerde ve kalabalık yemekhanelerde geçti. Erken çocukluğuma dair zihnimde tek bir net anı bile yok. Ne bir ninni, ne bir sarılma, ne de ismimi fısıldayan bir ses.
Sahip olduğum tek şey, eski ve kenarları yıpranmış bir fotoğraftı.
Fotoğrafta, pilot üniforması giymiş bir adam vardı. Yüzünün sol tarafında, yanağından şakağına doğru uzanan belirgin bir doğum lekesi bulunuyordu. Küçük bir çocuktum; gülümsüyordum. Adam kolunu omzuma atmıştı. Yetimhanedeki görevliler, o adamın babam olduğunu söylemişti. Başka hiçbir açıklama yapmamışlardı.
O günden sonra hayatımın yönü belliydi. Eğer o adam pilotsa, ben de pilot olacaktım. Belki bir gün, gökyüzünde yollarımız kesişirdi.
Yıllar süren disiplin, eğitim, sınavlar ve sayısız uçuş saatinden sonra nihayet o gün gelmişti. Bir Türk hava yolu şirketinde kaptan olarak ilk uçuşuma çıkıyordum. İstanbul’dan Ankara’ya. Kokpitte otururken içimdeki küçük çocuk susmuş gibiydi. Başarmıştım.
Uçuşun ilk saatleri sakindi. Otomatik pilot devredeydi. Hava açık, görüş netti. Her şey textbook gibiydi.
Ta ki kabinden gelen o sert patlama sesine kadar.
Kapı çalındı ve kabin memuru nefes nefese içeri girdi.
“Çabuk kaptan! Bir yolcu boğuluyor, nefes alamıyor!”
Refleksle yerimden fırladım. Yardımcı pilota durumu devralmasını söyledim ve kabine çıktım. Business class bölümünde, koridorun ortasında bir adam yere çökmüş, boğazını tutuyordu. Yüzü kızarmış, gözleri panikle büyümüştü.
Arkasına geçtim. Heimlich manevrasını uyguladım.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
“Dayan abi, hadi!” diye bağırdım.
Son bir hamlede boğazına takılan lokma dışarı fırladı. Adam derin bir nefes aldı ve öne doğru eğildi. Kabinde alkışlar yükseldi. Ama benim için zaman durmuştu.
Yüzünü gördüm.
Sol yanağında büyük, belirgin bir doğum lekesi vardı.
Elim havada kaldı. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.
“Baba?” diye fısıldadım.
Adam başını kaldırdı. Önce üniformama baktı. Omzumdaki kaptan şeritlerine. Sonra yüzüme.
Gözleri dondu.
“Ferhat…” dedi kısık bir sesle.
Dizlerimin bağı çözüldü. Adımı biliyordu.
Yolculardan biri su uzattı. Kabin memuru etrafımızı boşalttı. Adam koltuğuna oturdu, hâlâ nefesini toparlamaya çalışıyordu. Ben karşısına çömeldim.
“Gerçekten… sen misin?” dedim.
Gözleri doldu. “Seni bir daha hiç göremeyeceğimi sanmıştım.”
Kafamın içinde yüzlerce soru çarpışıyordu. “Neredeydin? Neden beni bıraktın? Neden hiç gelmedin?”
Adam titreyen ellerini birleştirdi. “Seni ben bırakmadım, Ferhat. Annen vefat ettiğinde büyük bir soruşturmanın içindeydim. Çalıştığım şirkette ciddi usulsüzlükler vardı. Tanıklık yaptım. Tehdit edildim. Seni koruyamayacağımı söylediler.”
Sözleri boğazında düğümlendi.
“Bir gece seni apar topar devlet korumasına aldılar. Bana ise uzaklaştırma kararı çıkardılar. Yaklaşmam yasaktı. Kimliğimi değiştirmek zorunda kaldım. Seni uzaktan takip etmeye çalıştım ama izini kaybettim.”
Başım dönüyordu. “Peki fotoğraf?”
“Onu özellikle sana bırakmalarını sağladım. Beni hatırla diye. Belki bir gün gökyüzünde karşılaşırız diye.”
Gözlerim doldu. Yıllarca içimde büyüyen o boşluk, yerini öfkeye değil; tuhaf bir sızıya bırakıyordu.
“Ben pilot oldum,” dedim fısıltıyla. “Senin yüzünden. Seni bulmak için.”
Adam acı bir tebessüm etti. “Biliyorum. Uçuş listesinde adını gördüğümde kalbim duracak sandım. Bilerek bu uçuşu seçtim.”
Şaşkınlıkla baktım. “Yani…”
“Evet,” dedi. “Seni görmek için bilet aldım.”
Kabinden bir anons sesi geldi. Yardımcı pilotum iniş hazırlıklarına başlamıştı. Ankara’ya yaklaşmıştık devamı icin sonrki syfaya gecinz...