Üç yıl önce hayatım ikiye bölündü. İkiz kızlarımdan biri olan Defne aniden hastalandı; yüksek ateş, bitmeyen halsizlik, doktorların net bir şey söyleyemediği testler… “Büyük ihtimalle menenjit” dediler ama bu belirsizlik bile bizi hazırlayamadı. Birkaç gün içinde onu kaybettik. O günden sonra zaman benim için dondu. Hastanede serumlara bağlı kaldım, cenazeyle eşim ve kayınvalidem ilgilendi. Defne’yi toprağa verdiğimiz günü sis perdesinin arkasından hatırlıyorum. Geriye sadece Elif kaldı — ve ben, onun için ayakta durmaya çalışan yarım bir anne.
Acı dinmedi. Evimizin her köşesinde Defne vardı; duvarda asılı iki pembe monttan biri artık hiç giyilmeyecekti. Elif’in kahkahası bile bazen canımı yakıyordu çünkü o kahkaha iki sesli olmalıydı. Üç yıl böyle geçti. Sonunda dayanamadım ve taşınmayı önerdim. Anılarla dolu evi sattık, kilometrelerce uzağa, kimsenin bizi tanımadığı bir şehre taşındık. Yeni bir başlangıç belki yaralarımıza merhem olur diye düşündüm.
Elif ilkokula başlayacaktı. Okulun ilk günü sabahı saçlarını iki yandan örerken ellerim titredi. Aynaya baktığında Defne’yi görür gibi oluyordum. Elif heyecanlıydı; ben ise hem gururlu hem paramparça.
Onu sınıfına bıraktım. Öğleden sonra almaya gittiğimde, öğretmeni Ayşe Öğretmen yanıma gülümseyerek yaklaştı.
“İki kızınız da çok iyi gidiyor,” dedi.
Nazikçe gülümsedim. “Sanırım bir karışıklık var. Benim bir kızım var, Elif.”
Ayşe Öğretmen’in yüzündeki ifade değişti. “Elif’in ikizi yok mu? Çok benziyorlar. Sınıfı iki gruba ayırdık. Diğer gruptaki ders bitmek üzere. İsterseniz göstereyim.”
Kalbim göğsümü yumruklamaya başladı. O an mantıklı hiçbir düşünce üretemedim ama öğretmeni takip ettim. Koridor boyunca yürürken ayak seslerim kulaklarımda çınlıyordu.
Başka bir sınıfa girdik. Çocuklar sırayla çıkıyordu. Ayşe Öğretmen arka sırayı işaret etti.
“İşte orada.”
Nefesim kesildi.
Sırada oturan küçük kız, Defne’nin aynısıydı. Aynı dalgalı saçlar, aynı gamze, aynı ürkek bakış. Göz göze geldiğimizde içimde yıllardır susturduğum çığlık yeniden yükseldi.
“Adın ne canım?” diye fısıldadım.
“Kübra,” dedi yumuşak bir sesle.
Elif yanımıza koştu. İki kız yan yana durduğunda, aralarındaki benzerlik ürkütücüydü. Sanki zaman geriye sarılmış, Defne karşımda yeniden belirmişti.
O gün eve döndüğümde ellerim buz gibiydi. Eşime anlattım. Önce tesadüf dedi, sonra benim yasımın bir oyunu olabileceğini düşündü. Ama ertesi gün o da okula geldi. Kübra’yı gördüğünde yüzü soldu.
Kübra’nın ailesiyle tanışmak istedik. Birkaç gün sonra okul çıkışında annesiyle karşılaştık. Kadın tedirgindi ama nazikti. Konuştukça tuhaf bir ayrıntı ortaya çıktı: Kübra evlatlıktı. Üç yıl önce, başka bir şehirdeki bir çocuk esirgeme kurumundan alınmıştı. Doğum tarihi Elif’le aynıydı devamı icin sonrki syfaya gecinz...