Gelinler, miras hırsıyla kör kayınvalidelerinden kurtulmaya karar verdiklerinde, bunun kusursuz bir plan olduğunu düşünüyorlardı. Doğuştan kör olan yaşlı kadının hiçbir şey anlayamayacağına, ıssız bir ormanda kaderine terk edildiğinde kimsenin ondan bir daha haber alamayacağına emindiler. Oysa hesaba katmadıkları bir şey vardı: Karanlıkta geçen bir ömür, onun kulaklarını ve sezgilerini gören birçok insandan daha keskin hâle getirmişti.
Eşinin vefatından sonra İstanbul’un kenar semtindeki iki katlı ev, İç Anadolu’daki birkaç dönüm tarla ve bankadaki yüklü miktarda Türk lirası birikim tamamen ona kalmıştı. O günden sonra gelinlerin ses tonları değişmişti. Kelimeleri hâlâ saygılıydı ama içlerinde gizli bir sabırsızlık, bastırılmış bir öfke vardı. Yaşlı kadın bunu görmüyordu belki ama hissediyordu.
Bir sabah, “Anne, seni biraz temiz hava aldırmaya götürelim, kafan dağılsın,” dediler. Seslerindeki yapay neşeyi fark etti ama belli etmedi. Bastonunu yanına almadığını son anda fark ettiğinde içinden bir ürperti geçti. “Gerek yok, biz yanındayız,” demişlerdi.
Araba şehirden uzaklaştıkça asfaltın sesi değişti. Önce düzgün yolda akıcı bir uğultu vardı, sonra zemin bozuldu, çukurlardan geçerken araç sarsıldı. Kadın, tekerleklerin altındaki çakıl taşlarının sesini duydu. Etrafın açık ve rüzgârlı olduğunu, kuş seslerinden ve yankının genişliğinden anladı. İçindeki sıkıntı büyüdü.
Araç aniden durdu.
Kapı sertçe açıldı. Kolundan tutularak dışarı çekildi. Ayaklarının altında kuru yapraklar çıtırdadı. Toprak nemliydi.
“Burada biraz otur, biz hemen geliyoruz,” dedi gelinlerden biri.
Diğeri fısıldadı: “Zaten kimse seni burada bulamaz.”
Kapı çarptı. Motor çalıştı. Araç uzaklaştı. Ses, önce güçlü bir uğultuyken giderek zayıfladı ve tamamen kayboldu.
Yaşlı kadın tek başına kaldı.
Rüzgâr saçlarını savuruyor, ince hırkasının içinden kemiklerine işliyordu. Çıplak ayakları soğuk toprağa değdikçe titredi. Etrafındaki sesleri dinledi. Dalların kırılma sesi… Uzaktan bir baykuş ötüşü… Sonra bir uluma.
Önce uzaktan. Sonra daha yakından.
Kalbi hızlandı ama paniklemedi. “Korku, insanın aklını kapatır,” derdi rahmetli eşi. Derin bir nefes aldı. Kulaklarını daha da keskinleştirdi.
Ayak sesleri… Birden fazla. Toprağa yumuşak basışlar. Çevresini sardıklarını anladı.
Bir sıcak nefes yanağına değdi. Burnuna vahşi ama temiz bir koku geldi. Kurtlar.
Dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. İçinden dua etmeye başladı. “Rabbim, beni utandırma…”
Tam o anda beklemediği bir şey oldu. Kurtlardan biri hafifçe kolunu kokladı. Diğeri hırlamadı, diş göstermedi. Sadece etrafında dolaştılar. Sanki onu inceliyorlardı devamı icin sonrki syfaya gecinz...