
Evsiz bir kız ölmekte olan, görmezden gelinen bir milyoneri kurtarır ve ortaya çıkan son gerçek şok edicidir...
Küçük adımlar, metruk binaların arasından yankılanıyordu. Gölgelerin görünmez tehditler fısıldadığı, İstanbul'un sanayileşmiş, terk edilmiş bir bölgesi olan Kayıp Bölge'de yaşıyordu. Dokuz yaşındaki Gizem, kırılgan, incecik bir kızdı; onun için hayat, hayatta kalmanın acımasız ve sessiz kurallarıyla yazılmıştı.
Gizem durdu, yıkık dökük sokaklara çöken hareketsizlikte tehlikeyi sezdi. Onun birinci kuralıydı: "Sessizlik en büyük avcıdır."
Kırılmış metal ve toz arasında, zar zor nefes alan bir vücut fark etti. Korku, omurgasında buz gibi bir ok gibi ilerledi, ama bir şey, o bilinmeyen sessiz yabancıya yaklaşması için onu zorladı. Adamın yaraları derindi, kan umutsuz bir mücadelenin izlerini çiziyordu.
Gizem, son su şişesini sıkarak, sessiz bir kararlılıkla yanına diz çöktü. Batan ışıkta, titreyen elleriyle, umudu adamın çatlamış dudaklarına doğru eğdi.
Adamın gözleri dehşet içinde açıldı, sanki görünmez dehşetlerden kaçıyormuş gibi. Gizem, kalbi hızla çarparak geri çekildi, onun kurban mı yoksa gizli bir tehdit mi olduğundan emin değildi.
Yakınlarda ani bir gümbürtü yankılandı, sanki birisi onları karanlıktan gözetliyormuş gibi. Gizem, aceleyle dar sokağı taradı ama sadece yerinden oynamış molozlar yanıt verdi.
Adam, Gizem'in bileğini zayıfça kavradı, titrek bir şekilde, anlamadığı bir uyarı mırıldanarak. Onu neyin avladığı önemli değildi; Gizem, tehlikenin sandığından çok daha yakın olduğunu fark etti. Bir gölge, yıkıntıların üzerinden kaydı, batan güneşin altında uzuyordu.
Adam ayağa kalkmaya çalıştı ama yığıldı, ağır sırlar taşıyan gözleriyle yalvarıyordu. Gizem, bu adama yardım etmenin, hayatta kalmaktan çok daha büyük bir hikayeye girmek anlamına geldiğini anladı.
Cesaretini topladı, onu dumanla örtülmüş, yıkık bir sığınağa doğru sürükledi. Arkalarında, adımlar yankılanıyordu: sakin, kasıtlı ve yaklaşan. İz Sürücü geliyordu.
Gizem adamı koltuk altlarından kavrayıp sürüklerken dizleri titriyordu. Adam yetişkin olmasına rağmen sanki kemikleri suyla doluymuş gibi ağır geliyordu; kıyafetleri kanla, yağla ve eski bir metal kokusuyla sertleşmişti. Metruk sığınağın paslı kapısına ulaştığında Gizem kapıyı itmek yerine omzuyla yüklenmek zorunda kaldı. Kapı, içeriden bir çığlık gibi inleyerek açıldı.
İçerisi karanlıktı. Kayıp Bölge’nin terk edilmiş depo binalarından birinin bodrumuydu bu; yıllar önce makinelerin uğultusuyla yaşayan, şimdi ise yalnızca damlayan suyun ritmiyle nefes alan bir boşluk. Gizem adamı beton zemine yatırdı, bir an durup kulağını kapıya verdi. Dışarıdaki adımlar… evet, duyuluyordu. Sakin, kasıtlı, hiç acele etmeyen bir yürüyüş. Birini kovalayanın değil, kaçanı zaten yakalayacağını bilenin yürüyüşü.
Adam, gözlerini zorla açık tutuyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Gizem çantasının dibindeki tek parça bezle adamın yarasını bastırdı. Kan hâlâ sıcak ve yapışkandı. Adamın dudakları aralandı.
“G… git…” diye hırladı. “Beni… bır…ak.”
Gizem başını iki yana salladı. Bırakmak kolaydı. Kayıp Bölge’de herkes birini bırakmayı öğrenirdi; yoksa hayatta kalamazdı. Ama bu adamın bileğindeki metal bileklik, yırtık kolundan görünen pahalı saat, hatta yaralarının “sokak kavgası” gibi değil de planlı bir saldırı gibi durması… Gizem’in içindeki bir şey, onu bırakırsa bu hikâyenin peşini asla bırakamayacağını söylüyordu.
“Adın ne?” diye fısıldadı.
Adam, gözleriyle sanki başka bir yerde bir şey görüyormuş gibi duvara bakarak yutkundu. “Ömer…” dedi. Sonra sesini zorlayıp ekledi: “Ömer Ar…”
Gizem’in aklına bir isim çarptı, sanki şehrin yüksek yerlerinden düşen bir taş gibi: Aras Holding. Televizyonlarda, billboardlarda, gazetelerin ilk sayfalarında bir zamanlar dolaşan o imparatorluk. Ama son aylarda hakkında “kayboldu”, “öldü”, “yurt dışına kaçtı” diye fısıldanan, kimsenin kesin konuşamadığı o adam: Ömer Aras.
Gizem’in parmakları istemsizce gevşedi. Adam bunu fark etmiş gibi kısa bir gülüş çıkardı ama gülüş, acıdan boğazında kırıldı.
“Beni… bulurlarsa…” dedi. “Seni de…”
Kapının dışından metalin metale sürtünme sesi geldi. Birileri kapının üzerinde bir şeyle oynuyordu; kilidi yokluyordu. Gizem sıçradı. Bodrumun köşesinde devrilmiş rafların ardında dar bir boşluk vardı. Hızla oraya baktı: saklanabilir miydi? Adamı tek başına taşıyamazdı.
Adımlar durdu.
Sonra kapıya tek bir vuruş geldi. Tok, sanki “ben buradayım” der gibi.
Gizem nefesini tuttu. Birinci kuralı: Sessizlik en büyük avcıdır. Ama bazen sessizlik, avın tek kalkanı olurdu.
Kapının kolu yavaşça aşağı indi. Kapı gıcırdadı. Bir gölge içeri sızdı; ardından uzun boylu, ince yapılı bir adamın silueti belirdi. Yüzü tam seçilmiyordu, sadece boynundaki ince metal zincirin ışığı yakalayıp parlaması görünüyordu. Elinde küçük bir el feneri vardı ama ışığını hemen yakmadı. Sanki karanlıkta zaten görüyormuş gibi emin adımlarla içeri girdi.
“Gizem,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi.
Kızın boğazı düğümlendi. “Benim adımı nereden biliyorsun?”
Adam gülümsedi; karanlıkta gülümseme bile ürperticiydi. “Kayıp Bölge’de herkesin bir adı vardır. Bazılarının… fiyatı da.”
Gizem’in içi buz kesti. İz Sürücü. Bunu duymuştu. Çocukların fısıltısıyla büyüyen bir efsane: Kaybolanları bulan, kaçanları getiren, kimseyi öldürmeden de insanı ölümden beter eden biri.
Adamın feneri bir anda yandı; ışık bodrumun duvarlarını kesip biçti, sonra Ömer’in kanlı bedeninde durdu. İz Sürücü’nün başı hafifçe eğildi, sanki bir objeyi inceler gibi.
“Demek buradasın,” dedi Ömer’e. “Beni yordun.”
Ömer dişlerini sıktı. “Bitmedi,” diye hırladı.
İz Sürücü’nün bakışları Gizem’e kaydı. “Seninle pazarlık yapacağım, küçük kız. Onu bana ver. Karşılığında seni bu bölgeden çıkaracağım. Sıcak bir yatak, temiz su, belki… bir okul bile.”
Bu sözler, Gizem’in karnına sıcak bir çorba gibi indi. Bir anlığına gözlerinin önüne gerçek bir yatak geldi; üzerinde yırtık battaniye değil, yumuşak bir yorgan. Sonra kendi kendine kızdı. Kayıp Bölge’de kimse bedava iyilik yapmazdı. Hele İz Sürücü gibi biri devamı digr syfda...