
“Onu neden istiyorsun?” dedi Gizem, sesi beklediğinden daha sağlam çıktı.
İz Sürücü omzunu silkerek, “İş,” dedi. “Biri onu kaybetti. Biri geri istiyor.”
Ömer, Gizem’e baktı. Gözlerinde yalvarıştan çok daha fazlası vardı: bir uyarı, bir hesap, bir sır. Zayıf elini cebine uzatıp küçük bir anahtarlık çıkardı. Üzerinde eski bir tramvay bileti gibi sararmış bir kart asılıydı. Kartın köşesinde bir sembol vardı: Martı ve dalga. Gizem’in çocuk hafızasında bir yer kıpırdadı. Annesinin boynunda bir zamanlar taşıdığı kolyenin aynı sembolü…
Gizem’in nefesi kesildi. “Bu… nereden sende?”
Ömer konuşacak gibi oldu ama İz Sürücü bir adım attı. “Romantizmi sonra,” dedi. “Zamanımız yok.”
Gizem, kartın sembolüne bir kez daha baktı. Annesi yıllar önce kaybolmuştu. Kimse onu aramamıştı; arayanlar da yarım bırakmıştı. Gizem hep kendine “kimse bizi istemedi” demişti. Ya yanlışsa?
İz Sürücü tekrar konuştu: “Son kararın.”
Gizem’in avuç içleri terledi. İçerideki hava ağırlaştı. Dışarıdan rüzgâr, çatlaklardan ince bir ıslıkla giriyordu. Gizem kafasının içinde bir anda ikinci kuralını duydu: “Korku, seni hızlı yapar; ama akıl, seni yaşatır.”
Aniden, bodrumun arka duvarındaki kırık havalandırma ızgarasına baktı. Çocuk bedeninin sığabileceği bir boşluktu, ama yetişkin bir adamın asla geçemeyeceği kadar dardı. Gizem bunu fark ettiği an kararını verdi.
“Tamam,” dedi İz Sürücü’ye, gözlerini ondan ayırmadan. “Onu sana veririm.”
İz Sürücü’nün yüzünde memnun bir ifade belirdi. “Akıllı kız.”
Gizem bir adım geri çekildi, sanki teslim olmaya hazırlanıyormuş gibi. Sonra birden, yerdeki paslı bir metal çubuğu kaptı ve fenerin camına tüm gücüyle vurdu. Cam patladı, ışık öldü, karanlık bir anda geri geldi. İz Sürücü refleksle kolunu kaldırdı. O küçücük an, Gizem’in bütün hayatı boyunca öğrendiği kaçışların toplamına dönüştü.
Ömer’in kolunu omzuna aldı, “Havalandırma!” diye fısıldadı. Ömer’in gözleri genişledi, sanki “imkânsız” der gibi, ama itiraz edecek hâli yoktu. Gizem onu sürükleyerek ızgaraya götürdü. Izgara zaten gevşekti; bir tekme ile düştü. Kız önce kendini içeri soktu, sonra Ömer’in anahtarlığını dişleriyle tutup iki eliyle adamın kolunu çekti. Ömer’in omuzu ızgaraya takıldı, acıyla inledi.
Karanlığın içinden İz Sürücü’nün sesi geldi, artık sakin değil, keskin: “Bunu yapmamalıydın.”
Gizem, Ömer’in kulağına fısıldadı: “Sığacaksın. Sığmak zorundasın.”
Ömer, dişlerini sıkarak kendini zorladı. Kaburgaları ızgaraya sürtündü, kanlı gömleği metale yapıştı ama sonunda boşluğa kaydı. Gizem önde sürünerek ilerledi; dar tünel pas, toz ve örümcek ağı kokuyordu. Arkadan İz Sürücü’nün ayak sesleri geldi; ızgaraya vuruyor, “çıkın” diye değil, “zaten bulurum” diye tempo tutuyordu.
Tünel bir yere çıkmalıydı. Çıkmak zorundaydı.
Gizem, dizleri yanarak süründü, sonra tünel aniden genişledi ve bir başka boşluğa açıldı: eski bir elektrik odası. Kapısı dışarıya açılıyordu. Gizem kapıyı itti; gece soğuğu yüzüne çarptı. Dışarıda, Kayıp Bölge’nin karanlığı İstanbul’un uzaktaki ışıklarına karışıyordu.
Ömer yere yığıldı. Gizem, onu yeniden kaldırmaya çalışırken adam titreyen eliyle cebinden küçük bir cihaz çıkardı; eski bir telefon gibi ama üzerinde tek bir düğme vardı.
“Bunu… basarsan…” dedi Ömer, nefesi kesik. “Onlar gelir.”
“Kim?” diye sordu Gizem.
Ömer, gözlerini Gizem’in yüzüne dikti. “Seni arayanlar.”
Gizem’in kalbi bir an durdu. “Beni kim arar?”
Ömer’in sesi neredeyse yok gibiydi ama sözleri, gecenin içine çivi gibi çakıldı: “Annen… ölmedi. Onu… susturdular. Çünkü Martı ve Dalga’nın… kasasını o biliyordu. Ben de biliyorum. Ve sen… anahtarsın.”
Gizem’in gözlerinden yaş gelmek istedi ama o an ağlamaya vakit yoktu. Arkalarındaki havalandırma tünelinden metalin bükülme sesi geldi. İz Sürücü, bir şekilde içeri giriyordu. Kayıp Bölge’nin efsanesi, küçücük bir ızgaraya sığamayacak kadar büyük değildi demek ki; ya da sığmak için dünyayı eğip bükebilecek kadar kararlıydı.
Gizem düğmeye baktı. Düğme, bir kader düğmesi gibi duruyordu.
“Bana yalan söylersen…” dedi Gizem, sesi titreyerek.
Ömer başını salladı. “Yalan söyleyecek gücüm yok.”
Gizem, düğmeye bastı.
İlk başta hiçbir şey olmadı. Sadece rüzgâr, uzaktaki bir köpeğin havlaması… Sonra, Kayıp Bölge’nin üzerinde bir uğultu yükseldi. Bir araç değil; daha ağır, daha büyük bir şeyin sesi. Gizem başını kaldırdı ve gökyüzünde süzülen siyah bir helikopterin siluetini gördü. Kayıp Bölge’ye kimse gelmezdi. Hele böyle biri hiç gelmezdi.
Helikopterin projektörü, terk edilmiş binaların arasını taradı. Işık, onların bulunduğu noktaya yaklaşırken Gizem’in içindeki korku, ilk defa umuda benzer bir şeye dönüştü.
Havalandırma girişinden İz Sürücü çıktı; karanlıkta gözleri bile parlıyordu. Helikopter ışığını ona çevirdi. İz Sürücü bir an durdu, göğe baktı, sonra Gizem’e. İlk defa yüzünde gerçek bir duygu belirdi: öfke değil, hesap bozulmasının soğuk şaşkınlığı.
“Demek…” dedi yavaşça. “Onu gerçekten saklamışlar.”
Gizem, Ömer’in bileğini tuttu. “Gidelim,” dedi.
Helikopterden halat sarkmaya başladı. Aşağıdan iki kişi indi; siyah kıyafetli, yüzleri görünmeyen, hareketleri eğitimli. Biri Ömer’i omzuna alırken diğeri Gizem’e uzandı.
Gizem, son bir kez arkasına baktı. İz Sürücü kaçmıyordu. Sadece karanlıkta duruyor, sanki bu gecenin sonu değil de bir başka gecenin başlangıcıymuş gibi onları izliyordu.
Gizem’in içi ürperdi ama bu sefer kaçmadı. Çünkü ilk defa yalnız değildi.
Halata tutundu. Yukarı çekilirken Kayıp Bölge küçüldü, gölgeler aşağıda kaldı. İstanbul’un ışıkları uzakta bir deniz gibi parladı.
Ömer, gözlerini güçlükle açıp fısıldadı: “Sana borçluyum.”
Gizem, dudaklarını sıktı. “Ben de sana,” dedi. “Annem için.”
Helikopter yükselirken Gizem anladı: Bu gece, sadece bir adamı kurtarmamıştı. Kendi hikâyesini de geri almıştı. Ve Kayıp Bölge’nin sessiz avcısı olan karanlık, artık onu yutamayacaktı; çünkü Gizem, artık sadece hayatta kalan bir çocuk değil, peşine düşülecek bir gerçeğin anahtarıydı.
Helikopterin içinde, cebindeki Martı ve Dalga sembollü kartı sımsıkı tuttu. Annesinin bıraktığı iz, ilk defa sıcak bir gerçekliğe dönüşüyordu.
Aşağıda İz Sürücü, karanlığa karışırken kendi kendine mırıldandı: “Başladı…”
Ve Gizem, İstanbul’un ışıkları arasında, fısıltı gibi bir cümle kurdu:
“Bitti sananlar… daha hiçbir şey görmedi.”