
Eski sevgilim beni en yakın arkadaşım için terk etti. Ben onun “şişman kız arkadaşıydım.”
Aylar sonra, düğün günlerinde annesi beni aradı ve sadece şunu söyledi:
“Bunu kaçırmak istemezsin…”
28 yaşındayım. Adım Lale.
Hayatım boyunca “iri kız” oldum.
Bununla baş etmeyi, sevilmesi kolay biri olarak öğrendim:
Komik, anlayışlı, yardımsever, güvenilir…
Eski sevgilim Serkan ile neredeyse üç yıl beraberdik.
Beni gerçekten sevdiğini sanıyordum. Sadece alışkanlık değil… gerçekten beni.
Ama altı ay önce, Serkan’ın en yakın arkadaşım Merve ile beni aldattığını öğrendim.
Kanıtlarım vardı:
Mesajlar, fotoğraflar… insanın içini donduran türden.
Serkan’la yüzleştiğimde ağlamadı.
Hatta doğru düzgün özür bile dilemedi.
Sadece şunu söyledi:
“Merve farklı. O zayıf. O güzel. Bu önemli.”
Sonra da hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi kurdu:
“İyi birisin Lale ama kendine hiç bakmadın.
Benim seviyemde birini hak ediyorum.”
Merve beni her yerden engelledi.
Çok kısa sürede nişanlandılar.
Ben ise dibe vurdum.
Ve bir noktada şunu fark ettim:
Bu çaresizlikle yaşamaya devam edemezdim.
Hayatımı değiştirdim.
İntikam için değil… hayatta kalmak için.
Yürüyüş koşuya döndü.
Koşu ağırlık çalışmaya.
Spor salonunun tuvaletlerinde ağladım.
Defalarca bırakmak istedim.
Ama bırakmadım.
Altı ay içinde ciddi kilo verdim.
Özgüvenim yavaş yavaş geri geldi.
Aynaya baktığımda yeniden kendimi görmeye başladım.
Ve bugün…
Onların düğünü.
Davetli değildim.
Planım evde kalmak, telefonu sessize almak ve günü atlatmaktı.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Bilinmeyen bir numara.
Açtım.
Karşıdan gergin, nefes nefese bir kadın sesi geldi:
— “Lale mi?”
“Evet,” dedim.
Yutkunarak konuştu:
— “Ben Serkan’ın annesiyim…
Lale, beni dinle… Hemen BURAYA GELMEN GEREKİYOR.
Olanlara inanamayacaksın.”
Telefon elimde bir süre öylece kaldım. Kalbim sanki kaburgalarıma vura vura kaçacak gibiydi.
“Ne… ne oldu?” diyebildim sadece.
Kadının sesi titriyordu. “Telefonda anlatamam. Lale, yalvarırım… gel. Şimdi.”
Adres söyledi. Şehrin dışındaki o gösterişli kır düğünü salonlarından biri. Serkan’la bir dönem arabayla geçerken “Bunlar da gereksiz şatafat” diye dalga geçtiğim yeri bile hatırladım.
Kapatınca ilk refleksim “Hayır” demek oldu. Ben oraya ait değildim. Davetli değildim. Hayatımın en dip kuyusuna düştüğüm günlerin başrolündekiler oradaydı.
Ama sonra bir şey oldu: İçimdeki o eski kırgın kız “Git de gör, artık sen aynı kişi değilsin,” dedi.
Üzerime sade bir elbise geçirdim. Saçımı hızlıca topladım. Aynaya baktım. Gözlerim hâlâ aynıydı ama bakışım değil. O bakış, altı ay önce tuvaletlerde ağlayan kızın bakışı değildi.
Arabama bindim.
Yol boyunca beynim bin farklı senaryo üretti: Serkan vaz mı geçti? Merve kaçtı mı? Annesi hasta mı? Kaza mı oldu?
Ama hiçbiri, oraya vardığımda gördüğüm manzaraya hazırlamamıştı.
Salonun otoparkı doluydu. Uzaktan müzik gelmesi gerekirken… garip bir uğultu vardı. İnsan sesi. Tartışma sesi.
Kapıya yaklaştığımda iki garson koşar adım geçti yanımdan. Birinin elinde ıslak peçeteler, diğerinin yüzünde panik.
İçeri girer girmez, sanki bir filmin içine düştüm.
Kadınlar topuklularıyla koşturuyor, birileri ağlıyor, birileri “Sus! Kimse duymasın!” diye fısıldıyordu. Kapının kenarında bir çocuk hıçkıra hıçkıra annesine sarılmıştı.
Tam o anda, beni arayan kadın —Serkan’ın annesi— kalabalığın arasından çıktı.
Gözleri kızarmıştı. Başörtüsü ya da şal gibi bir şey omzuna kaymış, saçları dağılmıştı. O “mükemmel kayınvalide” görüntüsü yoktu. Sadece çaresiz bir anne vardı.
Beni görünce bir an durdu. Sanki gerçek olduğuma inanamıyormuş gibi.
“Lale…” dedi, sesi kırıldı. “Geldiğine inanamıyorum.”
“Ne oluyor burada?” dedim. “Neden beni çağırdınız?”
Elimi tuttu. Parmakları buz gibiydi. “Çünkü… çünkü kimse seni dinlemedi. Ben bile… Seni dinlemedim.”
Bu cümleyle içimde bir düğüm çözüldü. Yutkundum devamı sonrki syfda...