
“Tamam. Ama şimdi ne oldu?”
Beni salonun arka tarafındaki koridora sürükledi. Kapılardan birinin önünde iki kadın dikiliyordu; biri düğün organizatörü gibi, diğeri Merve’nin kuzeni olmalı. Yüzleri bembeyaz.
Kapının içinden boğuk bir erkek sesi geliyordu. Serkan’ın sesi.
“Kapıyı açın! Ne demek gelmiyor? Bu benim düğünüm!”
Annesi nefesini toparlamaya çalışarak fısıldadı: “Merve ortada yok.”
Bir an beynim durdu. “Nasıl yok?”
“Gelin odasına girmişti. Sonra… sonra bir şey oldu. Bir video geldi. Telefonlarımıza. Bazılarımıza.” Sesi titredi. “O andan beri herkes çıldırdı.”
“Video mu?” dedim.
Kadın gözlerini kaçırdı, sanki söylemeye utanıyordu. “Merve… bugün sabah… bir erkekle… ve—”
“Tamam,” dedim, sertçe. “Nerede bu video?”
Annesi telefonu uzattı. Ekranda bir mesaj zinciri… ve küçük bir oynat simgesi.
İçimden “Bunu izlemek zorunda değilim” dedim. Ama sonra başka bir şey düşündüm: Bu düğün bir şekilde benim hayatıma girmişti. İstemeden. Şimdi de beni buraya çağırmışlardı. En azından neyle karşı karşıya olduğumu bilmeliydim.
Videoyu açmadım.
Sadece mesajların altındaki yazıyı okudum.
Gönderen numara kayıtlı değildi.
Ama yazı netti:
“Serkan’a söyle. Merve o ‘seviyede’ değil. Paranıza yazık.”
Altında da başka ekran görüntüleri vardı. Banka dekontları. Bir şeyler.
Kalbim yeniden hızlandı. “Bu… bu ne?”
Annesi ağlamaklı bir sesle konuştu: “Meğer Merve, Serkan’ın kartından yüklü miktarda para çekmiş. Düğün masrafları diye. Ama bir kısmı… başka yerlere gitmiş. Kredi çekilmiş. Serkan’ın adına.”
Bir an Serkan’ı düşündüm. Beni “seviyem” diye aşağılayan o adamı. Bu haber içimde bir zafer duygusu uyandırmalıydı, değil mi?
Ama garip bir şekilde… hissetmedim.
Sadece “Bu kadar büyük bir yalanı nasıl göremediniz?” diye geçirdim içimden.
Koridorun sonunda bir kapı daha vardı. Oradan kadın çığlığı gibi bir ses geldi.
“Merve! Aç kapıyı! Ne olur!”
Annesi beni o kapıya doğru çekti. “Lale, lütfen. Serkan seni dinler. Beni dinlemiyor. Babasını dinlemiyor. Herkese bağırıyor. ‘Beni rezil ettiniz!’ diyor. Ama gerçek şu ki… rezil olan benim oğlum değil, hepimiz.”
“Ben neden buradayım?” dedim, sesim çatallaştı. “Benim ne işim var?”
Kadın gözlerimin içine baktı. “Çünkü Serkan… bu videoyu görür görmez ilk söylediği şey şuydu: ‘Lale haklıymış.’ Sonra da kendini odasına kilitledi. Çıkmıyor. İnsanların içinde kendine bir şey yapmasından korkuyorum.”
O an içimdeki öfke yer değiştirdi. Serkan’ı affetmek gibi değildi bu. Ama bir insanın kendine zarar vermesi düşüncesi… midemi burktu.
“Beni onunla konuşturun,” dedim.
Annesi hemen organizatöre işaret etti. Birileri Serkan’ın bulunduğu odaya yöneldi. Kapının önünde beklerken duvarın soğukluğunu sırtımda hissettim.
Sonra kapı aralandı.
Serkan içerideydi. Ceketini çıkarmıştı. Gömleğinin yakası açık, kravatı çökmüş. Aynı adamdı… ama bir anda yaşlanmış gibiydi. Gözleri kan çanağı.
Beni görünce dondu.
“Sen… buraya niye geldin?” dedi, sesi boğuk çıktı.
“Annen aradı,” dedim. “Bir şey olmuş.”
Serkan acı bir kahkaha attı. “Bir şey olmuş ha? Benim hayatım olmuş.”
Bir adım attım. “Ne olduğunu biliyorum.”
Gözleri bir an parladı. “Biliyorsun değil mi? Bana ‘senin seviyende’ diye konuşan adam… meğer dolandırılmış.”
O sırada içimde yıllardır biriken tüm cümleler kapıya dayandı. Ama hepsini birden söylemek istemedim. Çünkü bu, onun rezilliğiyle benim değerimin ölçüldüğü bir an olmasın istedim.
Sadece şunu söyledim: “Serkan… ben buraya gülmek için gelmedim.”
Susup bana baktı. Dudakları titredi. “Bana acıyor musun?”
“Hayır,” dedim, net. “Ama kendine bir şey yapmandan korkuyorlar. Ve ben… birinin ölmesini istemiyorum. Hele ki bu kadar aptal bir sebepten.”
Serkan’ın yüzü buruştu. Gözlerinden yaş aktı. Gerçekten. İlk kez.
“Lale…” dedi, fısıltıyla. “Ben sana çok kötü davrandım.”
“Evet,” dedim. “Döndürülemeyecek kadar.”
Başını öne eğdi. “O gün söylediklerimi… ‘kendine bakmadın’ falan… Ben kendimi büyük hissetmek istedim. Aslında hiçbir şeyim yoktu. Merve bana baktı diye… sanki değerli oldum sandım.”
Sözleri içimdeki eski yarayı kaşıdı ama bu defa kanamadı. Çünkü artık o yara benim kimliğim değildi.
“Senin değerini kimse belirlemiyor, Serkan,” dedim. “Ne Merve, ne ben. Ama şunu bil: Benim değerim de senin ‘seviyenle’ ölçülmüyor.”
Serkan başını kaldırdı. Gözlerinde hem utanç hem de bir şey daha vardı: boşluk.
Kapının dışından bir adam sesi duyuldu. “Serkan! Polis geliyor diyorlar! Ne yapacağız?”
Polis kelimesi koridora soğuk bir rüzgâr gibi yayıldı.
Annesi içeri girdi. “Oğlum… Merve’nin ailesi olay çıkarmış. Birileri de dolandırıcılık meselesini duyunca polis çağırmış. Lütfen… sakin ol.”
Serkan bir süre annesine baktı, sonra bana döndü. “Sen olmasan… ben çıkamazdım buradan.”
İçimde bir şey yumuşadı ama adını koymadım. “Çık,” dedim sadece. “Dışarıda büyütmeden halledin. Avukat çağırın. Kapanıp kalma.”
Serkan derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı. Omuzları titriyordu ama yürüdü. Kapının eşiğinden geçerken bir an göz göze geldik.
“Lale…” dedi. “Keşke…”
Sözünü kesmeden baktım. O kelimeyi tamamlamasına izin vermedim. Çünkü “keşke”lerle hayat geri gelmiyordu.
Koridora çıktığımızda kalabalık daha da büyümüştü. Fısıltılar, bakışlar… bazıları beni tanıdı. “O kim?” diyenler oldu. “Eski sevgilisi değil mi?” fısıltıları kulağıma geldi.
Altı ay önce olsaydı, yer yarılsa da içine girseydim derdim.
Şimdi sadece omuzlarımı dikleştirdim.
Merve hâlâ ortada yoktu. Sonradan öğrendim ki arka kapıdan çıkıp kaçmış. Telefonunu kapatmış. Gelinliği bile üstünde değilmiş—sadece bir çanta, bir araba, bir plan.
Polis geldi. Salonun o parlak ışıkları altında ifadeler alındı. Organizasyon iptal edildi. Müzik hiç başlamadı.
Ve bir noktada Serkan’ın annesi, kalabalığın kenarında bana yaklaştı.
Gözleri hâlâ doluydu ama sesi daha sakindi. “Lale… bugün seni buraya çağırırken… kendimden nefret ettim. Seni görmezden geldiğim için. Oğlumun sözlerine sustuğum için.”
“Geçmiş geçti,” dedim.
“Hayır,” dedi, başını salladı. “Geçmiş geçmiyor. Ama insan… bazen geç de olsa doğruyu söylemek zorunda kalıyor.” Elimi tuttu. “Sen iyi birisin. Sadece ‘sevilmesi kolay’ olduğun için değil. Gerçekten.”
Bu cümle, Serkan’ın yıllar önce söylediği her şeyi bir anda anlamsızlaştırdı.
“Teşekkür ederim,” diyebildim. Boğazım düğümlendi.
Sonra, o salonun kapısından çıktım.
Hava serindi. Gökyüzü griydi ama temizdi. Arabama yürürken arkamdan hiçbir ses beni durdurmadı.
Direksiyona oturdum. Ellerim hafif titriyordu. Ama bu titreme korkudan değil… sanki içimdeki son zincir de kopmuştu.
Telefonumun ekranı karardıktan sonra kendi yansımamı gördüm. O yansımada “şişman kız arkadaşı” yoktu.
Ne “intikam” peşinde koşan biri vardı, ne de “keşke”lerde takılı kalan bir kadın.
Sadece, hayatını yeniden kurmuş biri.
Arabayı çalıştırdım. Yola çıktım.
Ve ilk kez… gerçekten nefes aldım.
Çünkü o gün anladım:
Beni terk eden adamın düğünü, benim hikâyemin finali değildi.
Benim hikâyemin finali… benim kendimi seçtiğim gündü.