Eşimle 75 yıl evli kaldık.
Yetmiş beş doğum günü, bayramlar, kahveli sessiz sabahlar ve verandada oturup sohbet ederek geçirilen uzun akşamlar… Bir insanla bu kadar uzun zaman yaşayınca, onun hakkında her şeyi bildiğinize inanıyorsunuz. Hangi kahveyi sevdiğini, sabahları hangi saatte kalktığını, hangi şarkıda hafifçe mırıldandığını…
Ama insan yıllar sonra anlıyor ki, bazen sadece size göstermeyi seçtikleri taraflarını biliyorsunuz.
Eşim Kemal bir gaziydi. Gençliğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapmıştı. Ama o günleri neredeyse hiç anlatmazdı. Bazen geceleri uykusunda huzursuz olur, bir şeyler sayıklar, sonra sabah kalktığında hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.
Ben de fazla sormazdım.
Bazı hatıraların insanın içinde kalması gerektiğini bilirdim.
Kemal vefat ettiğinde çocuklarımız ve torunlarımız cenaze için toplandı. Küçük, sade ama saygılı bir tören oldu. Zaten Kemal her zaman mütevazı bir adamdı. Gürültüyü sevmezdi. Gösterişten hoşlanmazdı.
Törenin sonuna doğru insanlar yavaş yavaş ayrılmaya başlamıştı.
O sırada salonun arka tarafında duran yaşlı bir adamı fark ettim.
Onu daha önce hiç görmemiştim.
Kemal’le yaşıt gibiydi, belki biraz daha yaşlı. Sırtı hafifçe kamburdu. Üzerinde eski bir asker ceketi vardı. Ceket öyle yeni değildi; sanki yıllardır dolabın bir köşesinde saklanmış gibiydi.
Adam uzun süre sessizce durup Kemal’in tabutunun yanındaki fotoğrafına baktı.
Bakışı tuhaftı.
Saygılı… ama aynı zamanda ağır bir hatıranın yükünü taşıyor gibiydi.
Sonra yavaşça bana doğru yürüdü.
“Eşinizle birlikte görev yaptım,” dedi yumuşak bir sesle.
Sesi titriyordu.
Sanki kelimeler ağzından çıkmak için yıllardır bekliyormuş gibiydi.
Ben bir şey söyleyemeden ceketinin cebine uzandı ve küçük bir tahta kutu çıkardı. Kutunun yüzeyi çizilmişti. Kenarları aşınmıştı.
Belli ki uzun yıllar boyunca taşınmıştı.
“Bana,” dedi adam, kutuyu nazikçe ellerime bırakırken,
“Eğer başına bir şey gelirse… bunu size ulaştırmamı söyledi.”
Kutunun kapağını açarken parmaklarım titriyordu.
İçine baktığım an nefesim kesildi.
Kutunun içinde bir madalya vardı.
Ama sıradan bir madalya değildi.
Yanında sararmış bir kâğıt ve küçük bir fotoğraf duruyordu.
Fotoğraf siyah beyazdı. Genç askerlerden oluşan küçük bir grup görünüyordu. Aralarında Kemal de vardı. Ama onu ilk kez o fotoğrafta bu kadar genç ve ciddi görüyordum.
Sararmış kâğıdı açtım.
Üzerinde resmi bir yazı vardı.
Kemal’e verilmiş bir kahramanlık madalyasıydı.
Yazıda, yıllar önce sınırda gerçekleşen bir operasyonda Kemal’in ağır ateş altında kalan birliğini kurtarmak için tek başına geri döndüğü yazıyordu.
Yaralı askerleri birer birer güvenli bölgeye taşımıştı.
Son kişi çıkana kadar da geri çekilmemişti.
Bu yüzden kendisine gizli bir görev kapsamında kahramanlık madalyası verilmişti.
Ben şok içinde kâğıda bakarken yaşlı adam yavaşça konuştu.
“Orada olanlardan pek kimse bahsetmez,” dedi.
“Çünkü Kemal izin vermedi.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Ne demek bu?” diye sordum.
Adam hafifçe gülümsedi.
“Bizim hayatımızı kurtardı,” dedi devamı icin sonrki syfaya gecinz...