En yakın arkadaşımın düğün günüydü. Onu çocukluğumuzdan beri tanırdım; aynı mahallede büyümüş, aynı sıraları paylaşmış, hayatın türlü badirelerini birlikte atlatmıştık. Sonunda sevdiği kadını bulmuş olması beni en az onun kadar mutlu ediyordu. Nikâh salonu çiçeklerle süslenmiş, herkes en şık kıyafetlerini giymişti. Ortamda tatlı bir heyecan, umut dolu bir bekleyiş vardı.
Müzik başladığında herkes arkasını döndü. Gelin koridorda belirdi. Üzerindeki bembeyaz gelinlik göz kamaştırıcıydı. Uzun duvağı arkasında süzülüyor, elindeki çiçek buketi titrek ama zarif bir şekilde taşınıyordu. İlk bakışta her şey kusursuz görünüyordu. Fakat birkaç adım attıktan sonra içimde garip bir huzursuzluk belirdi.
Yürüyüşü tuhaftı. Sanki adımlarını kendisi atmıyor, zorla ilerliyormuş gibiydi. Gelinlik ağır olabilir, heyecan insanı sersemletebilir, diye düşündüm. Ama bu farklıydı. Dizlerini yeterince kırmadan, ayaklarını tam kaldırmadan ilerliyordu. Bir an tökezler gibi oldu, fakat düşmedi. Yanımdaki bir davetli “Sanki yere basmadan süzülüyor,” diye fısıldadı. Bazıları hafifçe güldü. Benim içimdeyse soğuk bir rüzgâr esmeye başlamıştı.
Gelin nikâh masasına yaklaştıkça yüzünü görmeye çalıştım. Duvağın altından belli belirsiz seçiliyordu. Yüzü donuktu. Ne bir tebessüm ne de heyecan belirtisi… Sanki gözleri bir noktaya kilitlenmişti. Damat ise mutluluktan ışıldıyordu; gelinin tuhaflığını fark etmemiş gibiydi.
Kalbim hızla atmaya başladı. “Ya bir şey olduysa?” diye geçirdim içimden. Belki bayılmak üzereydi. Belki ciddi bir sağlık sorunu vardı. Kimse fark etmiyordu; herkes o büyülü anın etkisindeydi.
Gelin tam damadın yanına geldiği sırada dayanamadım. Birkaç adım öne çıktım. İnsanların şaşkın bakışları arasında eğilip gelinliğin eteğini nazikçe kaldırdım.
O an salonu derin bir sessizlik kapladı.
Gelinliğin altı boştu.
Ayakkabı yoktu. Ayak yoktu. Gelinliğin alt kısmı, sanki görünmez bir bedenin üzerinde duruyormuş gibi havada asılıydı. Kumaş, yerden birkaç santim yukarıda hafifçe dalgalanıyordu.
Bir çığlık yükseldi. Ardından bir diğeri. Damat geriye doğru sendeledi. Nikâh memuru elindeki dosyayı düşürdü. Ben ise dizlerimin titrediğini hissettim ama gözlerimi ayıramıyordum.
Tam o anda salonun kapısı hızla açıldı.
İçeri, gelinliğin aynısını giymiş bir kadın girdi. Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı. “Durun!” diye bağırdı. “O ben değilim!”
Herkes bir ona bir nikâh masasının önündeki gelinliğe baktı. Ve o anda, masanın yanındaki “gelin” yavaşça titremeye başladı. Duvağın altındaki yüz silikleşti. Beden, ince bir sis bulutu gibi dağılmaya başladı devamı icin sonrki syfaya gecinz...