Gerçek gelin öne doğru koştu. “Yolda kaza oldu,” dedi soluk soluğa. “Arabamız arızalandı. Telefonum çekmedi. Buraya ulaşmaya çalışırken…” Sözünü tamamlayamadan gözleri, dağılan siluete takıldı.
Salonun ortasında, az önce gelin sandığımız varlık tamamen buharlaşıp yok oldu. Geriye sadece yere düşen bir buket kaldı. Çiçekler solmuş gibiydi.
Herkes donup kalmıştı. Kimse ne olduğunu anlayamıyordu.
Yaşlı bir kadın, arkalardan titrek bir sesle konuştu: “Burası eskiden eski bir konaktı. Yıllar önce burada yarım kalmış bir düğün olmuştu. Gelin nikâha yetişememiş… O günden beri her düğünde ortaya çıktığı söylenir.”
Salonun içinden ürperti dolu bir mırıltı geçti.
Damat, gerçek gelinin yanına koştu. Onu sıkıca sarıldı, sanki bir an daha kaybolacakmış gibi. Gelin de titriyordu ama gözleri canlıydı, nefes alıyordu, sıcacıktı.
Nikâh memuru zor da olsa toparlandı. “Sanırım… gerçek gelin artık burada,” dedi kısık bir sesle.
Tören kısa bir aradan sonra devam etti. Kimsenin yüzündeki şaşkınlık tam olarak silinmemişti ama herkes bir şeyin farkındaydı: Az önce, geçmişten gelen bir gölge, yarım kalmış bir hikâyeyi tamamlamak istercesine ortaya çıkmıştı.
Belki de o siluet, kendi ulaşamadığı nikâh masasına bir başkasını getirmek için son kez görünmüştü.
Arkadaşım “Evet” dediğinde sesi kararlıydı. Gelin de aynı şekilde karşılık verdi. O an salonda tuhaf bir huzur hissi yayıldu. Sanki görünmeyen bir el, yarım kalmış bir defteri kapatmıştı.
Düğün devam etti ama kimse o günü asla unutmadı.
Ben ise bir şeyi anladım: Bazen geçmiş, unutulmak için değil; tamamlanmak için geri döner. Ve bazı gölgeler, korkutmak için değil, vedalaşmak için belirir.