
Köyün üzerine akşam yavaş yavaş inerken, dağların ardında güneş kızıl bir utanç gibi kayboluyordu. Toprak yollar gün boyu taşınan yüklerin, bastırılan dertlerin izleriyle doluydu. Bu köyde herkes herkesi tanırdı; kim kime borçlu, kim kimin kızına göz dikmiş, kim aç yatmış, kim tok… Ama yine de bazı acılar vardı ki sessiz yaşanır, yüksek sesle konuşulmazdı.
Köyün en eski kerpiç evlerinden birinde, on yedi yaşındaki Ayşe, kilimin üzerine çökmüş, başını dizlerine yaslamıştı. Annesinin mutfaktan gelen tencere sesi bile o gün ona ağır geliyordu. Ayşe’nin gözleri kapıya kayıyordu; çünkü babası Hasan birazdan içeri girecek ve hayatlarının yönünü değiştirecek cümleyi söyleyecekti.
Hasan içeri girdiğinde yüzü her zamankinden daha solgundu. Omuzları düşmüş, gözleri yere bakıyordu. Ayşe babasının elindeki tesbihin titrediğini fark etti. Bu titreme, yaklaşan fırtınanın sessiz habercisiydi.
Kapının önünde ise köyün en güçlü adamı, Mahmut Ağa duruyordu. Uzun boylu, sert bakışlı, yılların verdiği otoriteyi sırtında taşıyan bir adamdı. Köyde onun sözü, kanun gibiydi. Kimse ona karşı gelmez, kimse onunla pazarlık etmeye cesaret edemezdi.
Mahmut Ağa, evin ortasına kuruldu, boğazını temizledi:
“Hasan, seni buraya çağırmamın sebebini biliyorsun.”
Hasan başını kaldırmadan cevap verdi:
“Biliyorum ağa.”
Ayşe’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. O an konuşulan her kelime, onun kaderini şekillendiriyordu.
Mahmut Ağa ağır ağır konuştu:
“Ben senin kızın Ayşe’yle evlenmek istiyorum. Başlık parası olarak on inek vereceğim. Borçlarını kapatırsın, aileni bu sefaletten kurtarırsın.”
Ayşe’nin kulakları uğuldadı. On inek… Köyde bu, zenginlik demekti. Ama onun için bu, özgürlüğünün satılması demekti.
Hasan’ın sesi boğuk çıktı:
“Ağa… kızım daha çok genç.”
Mahmut Ağa sertçe baktı:
“Gençlik geçer, açlık geçmez.”
O gece evde kimse uyumadı. Annesi Zeynep sessizce ağladı, Ayşe yatağında tavana bakarak sabaha kadar düşündü. Babası ise avluda dolaşıp durdu. Ertesi gün alacaklılar kapıya dayandı, ahırdaki son keçiyi de götürdüler. Açlık, onurdan daha yüksek sesle konuşuyordu.
Üç gün sonra Hasan, Mahmut Ağa’ya “kabul” dedi.
Köyde düğün hazırlıkları başladı. Ama bu düğün sevinçle değil, fısıltılarla konuşuluyordu. Kadınlar Ayşe’ye acıyarak bakıyor, erkekler başlarını öne eğiyordu. Kimse açıkça itiraz edemiyordu.
Ayşe’nin içindeki fırtınayı bilen tek kişi vardı: Ali. Çocukluk arkadaşıydı. Fakirdi ama yüreği zengindi. Ayşe’yle aralarında söze dökülmemiş bir sevda vardı. Düğün yaklaştıkça Ali’nin sessizliği ağırlaşıyordu.
Bir gece Ali, Ayşe’nin evinin arkasındaki incir ağacının altına geldi. Ayşe, kalbinin atışını bastıramadan yanına çıktı.
“Ayşe,” dedi Ali fısıltıyla, “bu evlilik seni öldürür. Kaçalım.”
Ayşe gözlerini kaçırdı:
“Kaçarsak babam ne olur? Annem ne olur? Ağa peşimizi bırakır mı sanıyorsun?”
Ali yumruğunu sıktı ama sustu. Çünkü Ayşe haklıydı devamı sonrki syfda...