
Düğün günü geldi. Ayşe, gelinliğin içinde aynaya baktığında kendini tanıyamadı. O gözlerde ne umut vardı ne sevinç. Sadece teslimiyet.
Nikâh kıyıldı. Ayşe, Mahmut Ağa’nın büyük taş evine getirildi. Ev büyüktü ama içi soğuktu. İlk günler Mahmut Ağa sakin davrandı. Ama Ayşe onun bakışlarında sevgi değil, sahiplik gördü.
Günler geçtikçe Ayşe suskunlaştı. Konuşmadı, gülmedi. Bir gün ahırda ağanın adamlarından biri alayla konuştu:
“Bu kız için on inek verdin ama yüzü gülmüyor.”
Mahmut Ağa’nın cevabı sert oldu:
“Alışır.”
Ama o gece Ayşe dayanamadı. İlk kez yüksek sesle ağladı. İçindeki bütün acıyı döktü. Mahmut Ağa kapının önünde durdu, uzun süre dinledi. O an ilk kez vicdanıyla yüzleşti.
Sabah olduğunda köyün ileri gelenlerini topladı. Hasan da çağrılmıştı. Ayşe titreyerek bekledi.
Mahmut Ağa ayağa kalktı:
“Ben bu evliliği yanlış yaptım. Zorla alınan mutluluk, mutluluk değildir.”
Köy meydanı sessizliğe gömüldü.
“On inek Hasan’a helal olsun. Ayşe özgürdür.”
Ayşe gözyaşları içinde babasına koştu. O gün evine geri döndü.
Aylar sonra Ayşe okuma yazma öğrenmeye başladı. Yıllar geçti. Ayşe kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendi. Köyde artık onun adı acıyla değil, cesaretle anılıyordu.
Ve bu hikâye köyde hep şöyle anlatıldı:
“İnsan, aç kalabilir…
Ama onuru satıldığında bir daha kendini bulamaz.”