
Gökyüzü, ormanın üstüne çökmüş koyu gri bulutlarla adeta bastırıyordu. Hava kıpırdamıyordu; çam iğneleri ve ıslak toprak kokusu her yere sinmişti. Jakub her zamanki yolundan yürüyordu, botuyla köklere vura vura ilerliyordu. Yanında ise gölge gibi sessizce Nord yürüyordu — kuzeyden gelen kurdu, bir hayvandan çok dostu gibiydi.
— Bir terslik var… — diye mırıldandı Jakub. Çünkü sessizlik normal değildi; ağırdı, kulakları çınlatıyordu. O anda Nord birden durdu, kulaklarını dikti ve sonra çalılıkların içine doğru fırladı.
— Nord! — diye bağırdı Jakub, ama sesi sadece yankılandı.
Tam o sırada ağlama sesi duydu. Sıradan bir ağlama değildi bu; titrek, boğuk bir sesti. Bir kadının sesi. Kalbi hızla atmaya başladı. Bu ormanları avucunun içi gibi bilirdi ama şimdi her şey farklı geliyordu — daha karanlık, daha tehditkâr. Refleksle çift namlulu tüfeğini doldurdu ve sesin geldiği yöne doğru hızlanarak yürüdü.
“Burada biri var. Birinin yardıma ihtiyacı var,” diye geçti içinden.
Küçük bir açıklığa vardığında, kâbus gibi bir manzara gördü. Siyah bir arazi aracı, motoru hâlâ sıcaktı. Eşofmanlı iki adam — biri uzun, diğeri daha kısa, kapüşonu gözlerine kadar çekmiş — genç bir kadını hırpalıyordu. Kadın ileri derecede hamileydi, saçları yağmurdan yüzüne yapışmıştı. Ağlıyor, titriyor, yalvarıyordu:
— Lütfen… bana bunu yapmayın… kimseye bir şey söylemem… ne olur…
Jakub’un içinde bir şey koptu. Adrenalin patladı. Ağaçların arasından çıktı.
— BIRAKIN ONU! — diye kükredi, silahı kaldırarak.
Adamlar irkilip döndüler. Biri kadını bıraktı, diğeri Jakub’a doğru bir adım attı.
— Sakin ol ihtiyar, karışma bu işe, — diye tısladı kısa olan devamı sonrki syfda...