Emre’nin sesi telefonda titriyordu.
“Baba… küçük kız kardeşim uyanmıyor… Üç gündür yemek yemedik.”
Murat Yılmaz bir an ne diyeceğini bilemedi.
“Emre? Neler oluyor? Neden farklı bir numaradan arıyorsun?”
“Telefonumun şarjı bitti… komşunun eski telefonunu buldum. Baba… Elif uyanmıyor.”
Murat’ın kalbi göğsüne sığmaz gibi atmaya başladı.
“Ne demek uyanmıyor? Neredesiniz? Annen nerede?”
“Bilmiyorum… Cuma günü gitti. Geri gelmedi. Çok açım baba… evde hiç yemek kalmadı.”
“Bir dakika… Bütün bu süre boyunca yalnız mıydınız?”
“Evet… Artık ne yapacağımı bilmiyorum.”
O an Murat’ın zihni bomboş oldu.
Ofisindeki kalabalık, bilgisayar ekranı, toplantılar… hepsi bir anda anlamını yitirdi.
Bir anda ayağa fırladı. Sandalyesi arkasında devrildi.
Masasından araba anahtarlarını kaptı ve tek kelime etmeden ofisten çıktı.
Asansörde eski karısı Ayşe’yi aradı.
Telefon kapalıydı.
Tekrar aradı.
Yine kapalıydı.
“Lanet olsun…” diye mırıldandı.
Otoparka ulaştığında neredeyse koşuyordu.
Arabaya atladı ve motoru çalıştırır çalıştırmaz yola çıktı.
Trafik ışıkları, hız sınırları, kornalar…
Hiçbirini umursamıyordu.
Aklında tek bir düşünce vardı:
Çocukları.
Emre sadece sekiz yaşındaydı. Elif ise henüz dört.
“Dayan oğlum… geliyorum.” diye fısıldadı direksiyonu sıkarken.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Ayşe’nin yaşadığı eski apartmanın önüne geldi.
Arabayı neredeyse kaldırıma çıkararak park etti ve koşarak binaya girdi.
Kapıya ulaştığında kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
Kapıyı çaldı.
Cevap yok.
Bir daha çaldı.
“Emre! Kapıyı aç oğlum!”
İçeriden küçük adımların sesi geldi.
Kapı yavaşça aralandı.
Karşısında solgun yüzlü, gözleri uykusuzluktan kızarmış Emre duruyordu.
Murat dizlerinin üzerine çöktü.
“Oğlum…”
Emre bir anda babasına sarıldı.
“Baba çok korktum…”
Murat onu sıkıca kucakladı.
Sonra hemen etrafa bakındı.
“Elif nerede?”
Emre titreyerek oturma odasını işaret etti devamı icin sonrki syfaya gecinz...