Kızım dört yaşındayken anaokulunun bahçesinden kayboldu. O gün hayat ikiye bölündü: Ceren’den önce ve Ceren’den sonra.
O sabah her şey sıradandı. Saçlarını iki yandan toplamıştım, kırmızı eldivenlerini zorla taktırmıştım. “Anne geç kalıyoruz,” diye mızmızlanmıştı. Keşke biraz daha oyalansaydık. Keşke o sabah hiç bitmeseydi.
Anaokulunda meyve suyu dağıtılacaktı. Öğretmeni çocukları sıraya dizmişti. Bir anlığına arkasını dönmüş. Sadece bir anlığına.
Sonra Ceren yoktu.
Bahçede çığlıklar, koşuşturmalar… Pembe sırt çantası kaydırağın yanında bulundu. Kırmızı eldivenlerinden biri çamurun içindeydi. O görüntü hâlâ gözlerimin önünde. Küçücük bir eldiven, koca bir boşluk.
Polisler geldi. Sorular soruldu. Çevre arandı. Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Bir iz, bir tanık, bir umut kırıntısı… Hiçbiri çıkmadı.
Eşim Mehmet o sabah onu okula bırakmıştı. Kendini suçladı. “Bir saniye daha bekleseydim,” deyip durdu. Üç ay sonra mutfakta yere yığıldı. Doktorlar stres kaynaklı kalp rahatsızlığı dedi. Ben buna dayanamadı dediğimde kimse itiraz etmedi.
Bir yıl içinde hem çocuğumu hem eşimi kaybettim.
Ceren’in odasını hiç bozmadım. Lila duvarlar, tavandaki fosforlu yıldızlar, kapının yanındaki minicik ayakkabılar… O oda zamanın durduğu tek yerdi. Her doğum gününde pasta aldım. Bir mum yaktım. Sallanan sandalyeye oturup fısıldadım: “Eve dön.”
Yirmi bir yıl boyunca.
Geçen hafta yirmi beş yaşına girecekti.
O gün yine pastayı aldım. Mum yaktım. Gözlerimi kapatıp dilek tutacakken kapı çaldı. Postacıydı. Beyaz, sade bir zarf uzattı.
Gönderen yoktu. Pul yoktu. Sadece adım, yabancı bir el yazısıyla.
Ellerim titreyerek açtım.
İçinden bir fotoğraf çıktı. Tuğla bir binanın önünde duran genç bir kadın. Saçları omuz hizasında, yüz hatları… Benim gençliğimin aynısı. Ama gözleri Mehmet’inki gibiydi. O derin, kahverengi gözler.
Fotoğrafın arkasında bir mektup vardı.
“Sevgili Anne, o gün gerçekten ne olduğunu hiç bilmiyorsun. Beni senden alan kişi asla bir yabancı değildi.”
Dünya durdu.
Devamını okumak için oturdum. Mektup titrek ama kararlı bir yazıyla devam ediyordu.
“Beni alan kişi ailemizden biriydi. Sana yıllarca en yakın duranlardan biri.”
Nefesim kesildi. Ailemden mi? Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Mektup, o gün bahçenin arka kapısının açık olduğunu, Ceren’in adının fısıldandığını yazıyordu. “Annen hasta, seni almaya geldim,” denmiş. Güvendiği bir yüz. Tanıdığı bir ses.
“Beni alan kişi halan Selma’ydı.”
Kâğıt elimden düştü devamı icin sonrki syfaya gecinz...