Selma… Mehmet’in ablası. O dönem sürekli yanımızdaydı. Aramalara katılmış, beni teselli etmiş, Mehmet’i sakinleştirmeye çalışmıştı. Hatta Ceren’in kaybolduğu gün en çok ağlayanlardan biriydi.
Mektup devam ediyordu.
“Çocuğu olmadı. Yıllarca denemiş ama başaramamış. O gün beni alırken bunun kimseye zarar vermeyeceğini düşündüğünü söyledi. Bana başka bir şehirde yeni bir hayat kurdu. Kimliğimi değiştirdi. Gerçeği ise on sekiz yaşıma girdiğimde anlattı.”
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
“Beni sevdi, evet. Ama gerçekleri sakladı. Yıllarca seni aramak istedim. Korktum. Selma teyze iki ay önce öldü. Ölmeden önce bütün belgeleri verdi. Doğum belgem, eski fotoğraflarım… Sana yazmam gerektiğini söyledi. ‘Annen seni hiç bırakmadı,’ dedi.”
Gözyaşlarım kâğıda damladı.
Mektubun sonunda bir adres vardı. Aynı şehirde. Sadece yarım saat uzaklıkta.
O gece uyumadım. Sabah ilk iş o adrese gittim. Eski bir apartman. Kapıyı çaldım.
Kapı yavaşça açıldı.
Fotoğraftaki genç kadın karşımdaydı.
Bir an birbirimize baktık. Yılların özlemi, kaybı, korkusu o bakışta toplandı. O, dudakları titreyerek “Anne?” dedi.
O sesi yirmi bir yıl boyunca rüyalarımda duymuştum.
Sarılmamız bir saniye sürdü ama içimdeki boşluk o an doldu. Kızım yaşıyordu. Büyümüştü. Yaralıydı ama buradaydı.
Olanları saatlerce konuştuk. Selma’nın pişmanlığını, Mehmet’in ölümünü, geçen yılları… Kaybolan zamanı geri getiremezdik. Ama önümüzde zaman vardı.
Akşam olurken Ceren bana baktı ve şunu söyledi: “Beni senden alan kişi bir yabancı değildi ama beni sana geri getiren şey kan bağı değil, kalp bağı oldu.”
O an anladım.
Yirmi bir yıl boyunca yaktığım mum aslında hiç sönmemişti. Sadece yolunu bulmasını bekliyordu.
Ve bazı kayıplar, ne kadar geç olursa olsun, gerçeğin ışığında yeniden bulunur bu hikaye kurgulanarak duzenlenmistir.