66 yaşındayım. Boşanmışım. İki yetişkin çocuğum var. Hayatımı bilinçli olarak dolu tutuyorum; çünkü boşluk, insanın en tehlikeli düşmanı. Düşünmeye fazla vakit bırakır.
Yıllardır gönüllü çalışıyorum. Erzak kolileri hazırlıyorum, mahalle etkinliklerinde görev alıyorum, bayramlarda huzurevlerine gidiyorum. İnsanlara yardım etmek, kendi içimde susturamadığım bazı sesleri bastırmanın en zarif yolu gibi geliyor.
O seslerin en eskisi Murat’a ait.
Onu en son 18 yaşındayken görmüştüm.
Bu yüzden huzurevinde nadiren ziyaretçisi olan sakinler için Sevgililer Günü kartı yazılacağını duyduğumda hiç düşünmeden ismimi yazdırdım. Basit bir etkinlikti. Küçük kartlar. İçten ama genel cümleler. Kimseye özel değil, ama herkes için sıcak.
Koordinatör elimizdeki listeyi dağıttığında rastgele bir isim seçmeyi planlıyordum. Fakat gözüm bir satırda takılı kaldı.
Murat Aydın.
Kalbim sanki bir anlığına atmayı bıraktı.
Soyadı. Yazılışı. İkinci adı.
Bu bir tesadüf olmalıydı. Murat Türkiye’de yaygın bir isimdi. Aydın soyadı da öyle. Kendime mantıklı açıklamalar fısıldadım. Ama içimde, insanın sadece bir kez yaşadığı türden bir sarsıntı vardı.
Yine de kartı yazdım.
“Bu özel günde yüzünüzden bir gülümseme eksik olmasın. Sevgi, en beklenmedik anda kapınızı çalabilir.”
Genel. Güvenli. Mesafeli.
Kartları teslim etmek için gönüllüler sırayla odalara dağılırken ben kartımı yığına bırakmadım. İçimde açıklayamadığım bir dürtü vardı. Eğer o Murat değilse, bunu bilmek istiyordum. Eğer o Murat’sa… o zaman da bilmek istiyordum.
Hemşireye sordum.
“Ortak salonda,” dedi.
Koridorda yürürken kalbim 18 yaşındaki halim gibi atıyordu. Saçlarım artık beyazlara dönmüştü. Ellerimde ince kırışıklıklar vardı. Ama içimdeki o genç kız hâlâ oradaydı.
Salona girdiğimde birkaç yaşlı adam televizyona bakıyordu. Birkaç kadın örgü örüyordu. Sonra cam kenarında oturan birini gördüm.
Profili.
O çene hattı.
O kaşların hafif çatık hali.
Yıllar yüzüne izler bırakmıştı ama bakış… bakış aynıydı.
Başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Zaman büküldü.
O an salondaki sesler kayboldu. Sadece kalbimin kulaklarımda çınlayan sesi vardı.
Yavaşça ayağa kalktı. Gözleri büyüdü. Dudakları aralandı.
“Leyla?” dedi fısıltıyla.
Dizlerim titredi.
Demek ki oydu.
Demek ki beni unutmamıştı.
Yanına yürüdüm. Elimdeki kartı uzattım ama elim havada kaldı. Bu, sıradan bir teslim anı değildi.
“Merhaba Murat,” diyebildim.
Uzun süre birbirimize baktık. Sonra o kırdı sessizliği.
“Beni bulmaya mı geldin, yoksa kader mi yoruldu artık?” dedi hafifçe gülümseyerek.
O eski Murat tonu… hafif alaycı ama altında hep bir kırılganlık barındıran.
Oturmam için yanındaki sandalyeyi işaret etti. Oturdum devamı icin sonrki syfaya geciniz...