“Bir gün evleneceğimizi sanıyordum,” dedim, beklemediğim bir cesaretle.
Gözleri yere kaydı.
“Ben de,” dedi.
Sessizlik bu kez ağırdı.
Yıllarca aklımda tek bir soru dönüp durmuştu: Neden? Neden gitmişti? Neden tek kelime etmeden kaybolmuştu?
Sormaya korktuğum soruyu artık taşıyamıyordum.
“Neden gittin?” dedim.
Derin bir nefes aldı.
“Babam,” dedi. “O dönem iflas etti. Borçlar, tehditler… Annemle birlikte başka şehre gitmek zorunda kaldık. Sana veda etmeye geldim ama babam izin vermedi. Seni de o karmaşaya çekmek istemedim.”
İçimde yıllarca taş gibi duran öfke yavaş yavaş çatladı.
“Bir mektup?” dedim. “Bir telefon?”
“Yazdım,” dedi. “Üç kez. Ama göndermedim. Geri dönme umudum vardı. Ama hayat… beklediğim gibi olmadı.”
Evlendiğini söyledi. Benim gibi o da boşanmıştı. Çocukları vardı. Onun da yolu kolay olmamıştı.
“Peki buraya nasıl?” dedim.
Bir trafik kazasından bahsetti. Bacağındaki hasar. Yalnızlık. Çocuklarının yurtdışında oluşu. Kendi isteğiyle huzurevine gelmişti; “kimseye yük olmamak” için.
Saatler geçtiğini fark etmedik.
Gülerken göz kenarlarımızdaki kırışıklıklar derinleşiyordu. Ama o kahkahalar 18 yaşındaki iki gencin kahkahalarıydı.
Tam ayrılacakken bana baktı.
“Biliyor musun,” dedi, “Seni hiç unutmadım. Hayatımda çok şey oldu ama bir köşede hep o yaz akşamı durdu. Sahilde yürüdüğümüz son gece.”
Ben de unutmadığımı söyledim.
Ama sonra ekledim:
“Belki de o yüzden hayatım boyunca eksik bir cümle gibi hissettim.”
Elimi tuttu. Eli sıcak ama titrek.
“Belki de o cümle bugün tamamlandı,” dedi.
O an şunu fark ettim: Gençliğimiz geri gelmeyecekti. Kaçırdığımız yıllar geri gelmeyecekti. Ama insanın kalbi, zamanın sandığından daha genişti.
Onu o gün orada bırakmadım.
Ertesi hafta tekrar gittim. Sonra bir sonraki hafta.
Beraber çay içtik. Eski şarkıları dinledik. Çocuklarımızdan bahsettik. Hayatlarımızı karşılaştırmadık, yarıştırmadık. Sadece paylaştık.
Bir gün bana şunu söyledi:
“Gençken seni kaybettim. Şimdi seni buldum. Bu kez acele etmeyeceğim.”
Ben de acele etmeyeceğimi söyledim.
Çünkü artık biliyordum: Aşk sadece gençliğe ait bir duygu değildi. Aşk, doğru zamanda yeniden filizlenebilen bir tohumdu.
Sevgililer Günü’nde yazdığım o basit kart hâlâ odasında duruyor.
Bazen ona takılırım: “Sevgi en beklenmedik anda kapınızı çalabilir” diye yazmışım, hatırlıyor musun?
Gülüyor.
“Kapıyı açmak da cesaret ister,” diyor.
66 yaşında şunu öğrendim:
Hayat bazı hikâyeleri yarım bırakmaz. Sadece ara verir.
Ve bazen, bir huzurevinin sessiz salonunda, geçmişiniz gözlerinizin içine bakarak size ikinci bir şans verir.
Bu kez vedasız gitmemek için.