Her şey, 31 yıllık hayat arkadaşım, kocam Ferhat'ın o gece aniden fenalaşmasıyla başladı. Gecenin o zifiri karanlığını yırtan ambulans sirenleri, hastanenin o soğuk, insanın ruhunu üşüten beyaz ışıkları ve o yoğun hastane kokusu hâlâ dün gibi aklımda. Doktorların telaşlı yüzleri, dudaklarından dökülen o ürkütücü sözler... "Beklenmedik komplikasyonlar var, durumu kritik, vakit kaybetmeden hemen ameliyata almamız lazım." Onu o soğuk ameliyathane kapısına kadar sedyeyle götürdüklerinde elini sımsıkı tutuyordum. Çift kanatlı demir kapıların önünde bir hemşire koluma girip "Buradan öteye geçemezsiniz, lütfen bekleme salonuna geçin" dediğinde, kalbimin yarısını o kapının ardında bırakmıştım sanki. Saatler süren o kahredici, bitmek bilmeyen bekleyişin ardından nihayet doktor dışarı çıktı. Yüzündeki ifadeyi okumaya çalışırken nefes almayı bile unutmuştum. Ameliyatın başarılı geçtiğini, hayati tehlikeyi atlattığını ama Ferhat'ın saatlerce, belki de günlerce yoğun bakımda uyutulacağını söyledi. Hemen yanına koştum; başucundaki sandalyeye çöküp o yaşam destek ünitesinin sinir bozucu, ritmik "bip" seslerini dinleyerek ellerini avuçlarımın içine aldım. Dualar mırıldanarak başında beklerken, zaman adeta durmuştu.
Sabaha karşı nöbetçi hemşire yanıma gelip Ferhat'ın en az bir hafta hastanede kalacağını, benim de dinlenmem gerektiğini söyleyerek eve gidip ona pijama, terlik, temiz çamaşır ve telefon şarj aleti gibi temel ihtiyaçlarını getirmemi istedi. Adeta bir robot gibi hareket ediyordum. Benim arabam birkaç gündür sanayide tamirde olduğu için onun arabasını almam gerekiyordu. Eve telaşla ve büyük bir boşluk hissiyle döndüğümde, araba anahtarını hiçbir yerde bulamadım. Ne girişteki portmantoda, ne mutfak masasında, ne de o gün giydiği ceketinin cebindeydi. Koca ev o kadar sessiz ve soğuk geliyordu ki, mecburen evin altını üstüne getirip yedek anahtarı aramak için yatak odamıza yöneldim. Onun hiçbir zaman atmaya kıyamadığı, "Bir gün lazım olur" diyerek her şeyi içine tıkıştırdığı o ıvır zıvırla dolu çekmecesine baktım; eski elektrik faturaları, yıllardır kullanılmayan eski model telefon kabloları, bozuk paralar, vidalar... İşte o şeyi tam da orada, o karmaşanın en dibinde buldum.
Eskimiş, kenarları aşınmış, derisi çatlamış küçük bir cüzdandı bu. Her zaman arka cebinde taşıdığı o tanıdık cüzdanı değildi. İçini açtığımda tek kuruş para, ne bir kredi kartı, ne de eski bir kimlik vardı. Sadece soğuk metal anahtarlar... Birkaç tane birbirinden farklı, paslanmaya yüz tutmuş anahtar ve içlerinden birine hiçbir anlam veremediğim, ucunda şehrin dışındaki kiralık bir eşya deposuna ait soluk renkli plastik bir anahtarlık takılı olan o garip anahtar. Üzerine siyah, silik bir tükenmez kalemle "B-Blok 42" şeklinde bir depo numarası yazılmıştı. O an mideme şiddetli kramplar girdiğini, nefesimin kesildiğini hissettim. Dile kolay, tam 31 yıllık evliydik. Birbirimizden gizlimiz saklımız, bilmediğimiz tek bir huyumuz bile yoktu. Ferhat bana bir kez bile kiralık bir depomuz olduğundan, böyle bir yere para ödediğinden bahsetmemişti. Bizim neden gizli bir depoya ihtiyacımız olsun ki? Titreyen ellerimle cüzdandan arabanın yedek anahtarını alırken kısa bir an tereddüt ettim ama içimdeki o kemirici, beynimi yiyip bitiren şüpheye yenik düşerek o esrarengiz depo anahtarını da avucumun içine sıkıştırdım. Eşyaları bir çantaya doldurup hastaneye geri döndüğümde o hâlâ o derin, sessiz uykusundaydı. Makinelere bağlı, göğsü yavaşça inip kalkıyor, benden fersah fersah uzakta, kendi dünyasında dinleniyordu. Uzun süre başucunda dikilip, yıllarca aynı yastığa baş koyduğum o yorgun yüze baktım ve sonra normalde asla yapmaya cesaret edemeyeceğim, bana hiç yakışmayan o kararı verdim; hastaneden çıkıp telefonumun navigasyonuna o deponun adresini yazdım.
Oraya vardığımda sabahın ilk ışıkları gri bulutların arasından yeni yeni sızıyordu. Şehrin epey dışında, kasvetli, soğuk ve ıssız bir sanayi sitesinin ardındaki bu devasa depolama tesisinde kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi atıyordu. Acaba benden yıllarca gizlediği ikinci bir hayatı, başka bir ailesi mi vardı? Yoksa benden habersiz yasadışı, karanlık bir işe mi bulaşmıştı? Zihnimde dönüp duran bu korkunç senaryolarla, üzerinde 42 numara yazan o mavi kepenkli birimi buldum. Ellerim zangır zangır titreyerek o ağır asma kilide anahtarı soktum. Soğuk metalin sesi o sabahın sessizliğinde yankılanırken, deponun ağır sürgülü demir kapısını bütün gücümle yukarı doğru kaldırdım. İçerisi zifiri karanlıktı, ağır bir rutubet ve eski eşya kokusu yüzüme çarptı. Telefonumun fenerini yakıp içeriye doğru ürkek bir adım attığımda, deponun tepesindeki o sensörlü lamba cılız ve sarı bir ışıkla yandı. Ve işte o an... Işığın aydınlattığı manzarayı gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü, hıçkırıklarıma engel olamayarak oracıkta, o tozlu beton zemine çöküp kaldım devamı icin sonrki syfaya gecinz...