Otuz yıl önce bir yangında öldüğü söylenen ilk aşkımı toprağa verdim. O günden sonra hayatım ikiye bölündü: Emir’den önce ve Emir’den sonra. On altı yaşındaydım. O on yedi. Ben sanayide çalışan bir ustanın kızıydım, o ise ülkenin sayılı ilaç şirketlerinden birinin varisi. Küçük bir Anadolu kasabasında böyle bir aşk ya masal olurdu ya da felaket. Bizimki felaket oldu.
Ailesi beni hiçbir zaman istemedi. Bunu açıkça söylemeseler de bakışlarından anlardım. Emir ise inatçıydı. “On sekizime gelince her şey değişecek,” derdi. O gece göl kenarındaki yazlık evlerine gitti. Sözde bana sürpriz hazırlayacaktı. Sabah olduğunda ev kül olmuştu. Resmî rapora göre şömineyi söndürmeden uyuyakalmıştı. Cesedi diş kayıtlarından teşhis edildi. Tabut kapalıydı. Cenaze sessiz sedasız kaldırıldı. Bana yalnızca suçlama düştü.
Ailesi, onun o gece benimle buluşacağını biliyordu. “Oraya senin için gitti,” dediler. Babam haftalarca başını öne eğerek dolaştı. Ben terapi gördüm, şehir değiştirdim, sevmediğim bir adamla evlendim. Emir’i unutmadım ama adını içimde gömdüm. Yıllar geçti. Babam öldü. Evliliğim bitti. Kırk altı yaşıma geldiğimde hayatım sessiz bir çıkmaz sokakta, ortancalarımı suladığım küçük bir evden ibaretti.
Ta ki yan eve bir nakliye kamyonu yanaşana kadar.
Sürücü koltuğundan inen adamı gördüğüm an zaman kırıldı. Otuz yıl yaşlanmış Emir karşımdaydı sanki. Aynı çene hattı. Aynı yürüyüş. Elimdeki sulama kabı yere düştü. Günlerce perdeleri kapattım. Kendi aklımdan şüphe ettim. Yas insanın zihnine oyun oynar, dedim.
Dördüncü gün kapım çaldı.
“Merhaba, ben Kerem. Yeni taşındım.”
Sesi göğsümde eski bir yarayı yokladı. Elindeki poğaça sepetini uzattı. Gülümserken kolunun manşeti sıyrıldı. Yanık izleri. Deri nakli. Ve ön kolunun iç kısmında, çocukken cam kırığıyla açılmış ince, çapraz bir yara izi.
Fısıldadım: “Emir?”
Yüzündeki ifade değişti. Bir an kaçmayı düşündü. Sonra omuzları düştü.
“Beni tanımaman gerekiyordu,” dedi kısık sesle. “Ama madem tanıdın… gerçeği bilmeye hakkın var.”
İçeri girdi. Oturma odasında karşılıklı oturduk. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
“O yangın kaza değildi,” dedi. “Ben çıkarmadım. Ama biri çıkardı. Ve baban biliyordu.”
Dünya daraldı. “Babam mı?” diye fısıldadım.
“Yangından bir hafta önce babamla büyük bir kavga ettim,” dedi. “Şirketin yeni ilacının ruhsat sürecinde sahte raporlar düzenlendiğini öğrendim. Bunu ifşa edeceğimi söyledim. Babam çıldırdı. O gece yazlığa gitmemi o önerdi. Sakinleşmem için. Ama biri beni takip etti.”
Ellerini birleştirdi. “Gece yarısı duman kokusuyla uyandım. Kapı kilitliydi. Pencereden atladım. O sırada patlama oldu. Beni gören tek kişi babandı.”
Nefesim kesildi.
“Beni göle sürükledi. ‘Sakın geri dönme,’ dedi. ‘Seni öldürürler.’ Yanmıştım. Yüzümü tanınmaz hâle getirmişti. Babam beni eski bir arkadaşının kliniğine götürdü. Resmî kayıtlarda öldüğüm yazıldı. Ailem bunu kabul etti. Çünkü benim ölmem, skandalın üzerini örtüyordu.”
Gözlerim doldu. “Babam… neden?”
“Çünkü o belgeleri ilk fark eden oydu,” dedi Emir. “Şirketin muhasebesinde usulsüzlükleri görmüş. Bana söylemişti. İfşa edersem hem beni hem seni yok edeceklerini biliyordu. O yüzden beni kaçırdı. Seni korumak için.”
O an yıllardır içimde taşıdığım suçluluk başka bir şekle büründü. Babamın suskunluğu, eğik başı, ani yaşlanışı… Hepsi yerine oturdu devamı icin sonrki syfaya gecinz...