“Peki neden şimdi?” dedim.
“Babam öldü,” dedi. “Şirket el değiştirdi. Dosyalar zaman aşımına uğradı. Artık saklanmam için bir sebep yok. Ama seni uzaktan izledim. Mutlu olduğunu sanıyordum. Boşandığını öğrenince… taşınmaya karar verdim.”
Öfke, özlem, keder birbirine karıştı. “Otuz yıl, Emir,” dedim. “Otuz yıl yas tuttum.”
Gözlerinden yaş süzüldü. “Ben de kimliğimi gömdüm,” dedi. “Aynaya baktığımda başka birini gördüm. Ama seni hiç unutmadım.”
Sessizlik ağırlaştı. Geçmiş geri gelmeyecekti. Gençliğimiz, ihtimallerimiz, kaybolan yıllar… Hepsi küle dönmüştü. Ama küllerin altında bir gerçek vardı: İkimiz de hayattaydık.
“Babam seni kurtarmış,” dedim yavaşça. “Ama bana gerçeği söylemedi.”
“Çünkü söz verdirdi,” dedi Emir. “Seni nefretten korumak için.”
Pencereye yürüdüm. Akşam ışığı sokağa düşüyordu. Hayatımın en büyük yasının aslında bir fedakârlığın sonucu olduğunu bilmek içimi hem yaktı hem rahatlattı.
Arkamı döndüm. “Geçmişi geri alamayız,” dedim. “Ama artık yalanın içinde yaşamayacağız.”
Emir başını salladı.
O an anladım: Bazı yangınlar insanı yok etmek için değil, gerçeği saklamak için çıkar. Ve bazen en büyük acı, kaybettiğini sandığın şeyin aslında seni korumak için senden uzaklaştırılmış olmasıdır.
Otuz yıl önce bir tabutun önünde vedalaştığım aşk, şimdi karşımda oturuyordu. Gençliğimiz gitmişti. Ama bu kez seçim bizimdi.
Ve ben ilk kez, yas yerine gerçeği seçtim.