
15 yaşındaki kızım en yakın arkadaşının evinde kaldığını söylüyordu. Sonra annesinden bir mesaj geldi: “Haftalardır burada değil.”
Kızım Defne on üç yaşında.
Artık küçük bir çocuk değil ama tam anlamıyla büyümüş de sayılmaz. Kahvaltı kasesini lavaboya bırakıp sanki kendi kendine yıkanacakmış gibi davranıyor ama gözlerini de kırk yaşında, vergisini düzenli ödeyen biri gibi devirebiliyor.
Defne, ilkokuldan beri en yakın arkadaşı Elif’e çok bağlı. Elif’in annesi Sevgi’yi de oldukça iyi tanıyorum. “Şarap gecesi” yapacak kadar samimi değiliz ama yeterince araba paylaşımı, okul etkinliği ve doğum günü partisi gördük birlikte. Yani güveniyordum.
Bu yüzden Defne, Elif’in evinde daha sık kalmak istemeye başladığında hiç tereddüt etmedim.
Ayda bir derken, iki haftada bir hafta sonu oldu. Sonra bu bir rutine dönüştü. Defne her cuma akşamı çantasını hazırlıyor, sanki başka bir hayata geçiyormuş gibi evden çıkıyordu.
İlk ay her şeyi “usulüne uygun” yaptım. Her seferinde Sevgi’ye mesaj atıyordum:
“Defne yolda!”
O da genelde “Tamam” ya da “Aldım” gibi kısa cevaplar veriyordu.
Bir süre sonra bu yazışmalar önemini yitirdi. Her şey normalleşti.
Mesaj atmayı bıraktım. Kapıda klasik anne konuşmaları başladı:
“İyi ol. Saygılı ol. Bir şeye ihtiyacın olursa mesaj at.”
Defne, sanki nefes almam bile onu utandırıyormuş gibi gözlerini devirip,
“Yazarım anne,” diyordu.
Kolaydı. Normaldi. Güvenliydi.
Ta ki geçen salı gününe kadar.
Defne çantasıyla evden çıkmak üzereyken doğum günümün yaklaştığını hatırladım. Sevgi’yi davet etmeye karar verdim. Büyük bir organizasyon değil; pasta, birkaç kişi… Ve Defne yine orada kalacağı için bir teşekkür de ekledim.
Mesajı attım:
“Merhaba Sevgi. Doğum günüm yaklaşıyor, müsait olursan seni ağırlamaktan çok mutlu olurum. Bu arada Defne’nin sende kalmasına izin verdiğin için de ayrıca teşekkür ederim, gerçekten minnettarım.”
On dakika sonra telefonum titredi.
Mesaj Sevgi’dendi.
“Merhaba… Seni korkutmak istemem ama Defne haftalardır burada değil.”
Parmaklarım buz kesti.
Ekrana bakakaldım.
“Haftalar derken… tam olarak ne demek istiyorsun?”
O an fark ettim:
Kızım cuma akşamları bir yere gidiyordu.
Ama nereye gittiğini ben bilmiyordum.
Ve cevabı öğrenmeye henüz hazır değildim…
Sevgi’nin mesajını okuduktan sonra telefon elimde donup kaldım. Parmaklarımın ucuna kadar yayılan o soğukluk, sanki evin içindeki tüm sesleri susturdu. Defne’nin az önce kapıdan çıkarken söylediği “Yazarım anne” cümlesi, bir anda sahte bir makyaj gibi yüzümden akıp gitti.
Hemen yazdım.
“Ne demek haftalardır değil? Hiç mi gelmedi? Belki ben haber vermeyi bıraktığım için…?”
Cevap hızlı geldi.
“İlk başlarda geldi. Sonra bir gün ‘annem biliyor’ dedi ve ben de yormadım. Ama en az üç haftadır kesinlikle burada değil. Elif de pek evde olmuyor. Ben de şimdi sen yazınca fark ettim, garip…”
Üç hafta.
Üç hafta boyunca kızım her cuma akşamı çantasını hazırlamış, ayakkabılarını giymiş, kapıdan çıkmış… ve ben her seferinde bunun Elif’in evi olduğunu varsaymıştım.
İlk yaptığım şey Defne’yi aramak oldu.
Bir kez çaldı. İki kez. Sonra sesli mesaja düştü.
Tekrar aradım. Bu kez telefonu meşgule attı.
İçimde bir şey koptu. Panik, mantığı yerinden söküp attı. Kendimi salonda dönüp dururken buldum; sanki bir şeyleri yerli yerine koyarsam, her şey düzelecekmiş gibi. Çantasında neler vardı? Yanına ne almıştı? En son hangi kıyafeti giymişti?
“Tamam,” dedim kendi kendime. “Panik yok. Önce bilgi.”
Sevgi’yi aradım. Sesimdeki titremeyi saklayamadım.
“Sevgi, Elif’e sorabilir misin? Defne’nin nerede olduğunu biliyor mu?”
“Aradım,” dedi. “Elif açmadı. Ama… bir şey daha var.”
Kalbim daha hızlı atmaya başladı.
“Ne var?”
“Defne geçen ay bir kere geldiğinde… farklıydı. Çok yorgundu. Kolunda küçük bir bant vardı. Sorunca ‘spor’ dedi. Ben üstüne gitmedim. Belki de gitmeliydim.”
Bant.
Yorgunluk.
Bunlar tek başına bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bir araya gelince… beynim en kötü senaryoları film gibi oynatmaya başladı.
Telefonu kapattım, montumu aldım. Evde duramazdım. Sanki dört duvar üstüme geliyordu...