
Arabaya binerken Defne’nin odasına son bir kez göz attım. Yatağı yarım yamalak toplanmıştı. Masasında yarım kalmış bir test kitabı duruyordu. Her şey “normal” görünüyordu. Bu, en korkuncuydu.
İlk durağım Elif’in evi olmadı—çünkü artık orada olmadığı kesindi. Sevgi’nin dediği gibi Elif de ortalarda yoktu. O halde iki ihtimal vardı: Ya Defne Elif’le birlikte başka bir yerdeydi… ya da tek başınaydı.
Okul.
Okul çoğu zaman bütün ipuçlarının başladığı yerdi.
Yolda okulun WhatsApp veli grubunu açtım. Parmaklarım titriyordu ama yazdım:
“Merhaba, acil bir şey sormam lazım. Defne’yi son haftalarda cuma akşamları gören oldu mu? Elif’le mi çıkıyor?”
Dakikalarca kimse yazmadı. Sonra bir veli:
“Ben geçen cuma akşamı onları AVM’nin önünde görmüş olabilirim… ama yanında başka biri daha vardı.”
Hemen sordum:
“Kim?”
“Uzun boylu bir kız. Saçları boyalıydı. Belki lise öğrencisi. Defne’nin çantasını da o taşıyordu.”
Boyalı saçlı, lise çağında bir kız.
Defne’nin dünyasında böyle biri kim olabilirdi?
Bir anda aklıma düştü: Elif’in kuzeni vardı. Elif’in ablası yoktu ama kuzeni… Evet, bir kere doğum gününde görmüştüm. Adı neydi? Zeynep miydi? Yok, o başkaydı… Merve. Evet, Merve.
Elif’in annesine değil—Sevgi’ye—Merve’yi sorsam? Ama Sevgi zaten tedirgindi, belki bilmiyordu.
Bu kez Elif’in babasını aradım. Numarayı daha önce bir kere okul etkinliği için almıştım. Telefon uzun uzun çaldı, sonunda açıldı.
“Merhaba, ben Defne’nin annesi… biraz garip olacak ama Elif evde mi?”
Bir sessizlik.
“Hayır,” dedi adam. “Elif annesiyle şehir dışında. Bu hafta da dönmeyecekler.”
Boğazım düğümlendi.
“Şehir dışında mı? Ne zamandır?”
“Üç haftadır,” dedi.
Üç hafta.
Aynı süre.
Defne’nin “Elif’te kalacağım” dediği haftalarla aynı.
Dizlerim gevşedi, direksiyonda biraz daha dik oturdum. Şu an bildiğim tek şey vardı: Defne kesinlikle Elif’te değildi. Elif de şehir dışındaydı.
O zaman Defne… kiminleydi?
Telefonumu açtım, Defne’nin konumunu kontrol etmek istedim. Ama… uygulama “konum paylaşımı kapalı” diyordu. Ne zaman kapatmıştı? Ben fark etmemiştim.
Bir an durdum.
Defne’nin odasında masa…
Test kitabı…
Kalem kutusu…
Orada bir şey vardı. Bir şey gözümden kaçmıştı.
Eve geri döndüm. Kapıyı öyle hızlı açtım ki anahtar bile elimde acıttı. Defne’nin odasına girdim. Masanın üstündeki kitapları tek tek kaldırdım. Defterlerin arasında katlanmış bir kâğıt vardı. Sıradan bir kâğıt. Üzerine özenle yazılmış bir şey.
El yazısı Defne’ninki değildi. Daha büyük, daha “kendinden emin” bir el yazısıydı.
Kâğıdı açtım.
“Cuma 18:30 – eski spor salonunun arkası. Kimseye söyleme. ‘Kulüp’ konusu.”
Kulüp.
Eski spor salonu.
Okulun arka tarafındaki, yıllardır kullanılmayan bina mı? Orada ne olabilirdi?
Beynimin içinde sirenler çaldı. Polisi aramak bir seçenektir, diye düşündüm. Ama elim titreyip durdu: “Ya yanlış anladıysam? Ya Defne sadece bir sürpriz hazırlıyorsa?” Sonra doğum günüm mesajı aklıma geldi. “Pasta, birkaç kişi…” Defne’nin çantasını her cuma taşıması… Üç hafta… “Kulüp konusu”…
Sürpriz mi? Bu kadar gizli mi?
Bir annenin kalbi, mantıkla değil içgüdüyle karar verir. Ben de içgüdümü dinledim.
Okula gittim.
Okul kapalıydı ama arka taraf, özellikle eski spor salonunun olduğu bölüm, dışarıdan görülebiliyordu. Hava erken kararmış, rüzgâr kuru yaprakları savuruyordu. Kalbim sanki göğsümden çıkıp koşacaktı.
Arabayı biraz uzağa park ettim. Telefonumun fenerini açmadım; sanki ışık yakarsam her şeyi kaçırırmışım gibi. Eski spor salonunun arkasına yaklaştıkça sesler duydum: fısıldaşmalar, hafif kahkahalar, arada bir metalin metal’e sürtünmesi gibi bir tıkırtı.
Bir köşeden baktım.
Oradaydılar.
Defne.
Elif değil—başka iki kızla birlikteydi. Ve onları yönlendiren, gerçekten de saçları boyalı, lise çağında bir kızdı. Defne’nin elinde boya fırçası vardı. Duvarın üzerine renkli bir şey çiziyorlardı. Bir pankart mı? Yok… daha büyük. Bir duvar resmi gibi.
Yakından seçebildim: Kocaman harflerle bir şey yazıyordu.
“YAŞ GÜNÜN KUTLU OLSUN ANNE.”
Gözlerim doldu. Bir an nefes alamadım.
Tam o sırada Defne dönüp çevreye baktı. Göz göze geldik.
Elindeki fırça yere düştü.
“Anne…?” dedi, sesi incecik çıktı.
Ben adım attım. Hem ağlamak istiyordum hem bağırmak. İçimdeki korku öyle büyüktü ki, sevince dönüşmesi bile acıtıyordu.
“Defne,” dedim. “Üç haftadır nerede olduğunu bilmiyorum. Bana ‘Elif’teyim’ dedin.”
Defne’nin yüzü kıpkırmızı oldu. Boynunu eğdi.
“Ben…” diye başladı, sonra göz ucuyla boyalı saçlı kıza baktı. Kız iki adım geri çekildi, sanki “ben karışmıyorum” der gibi.
Defne yutkundu.
“Elif şehir dışındaydı. Onunla konuşuyorduk… Doğum günün için bir şey yapmak istedim. Ama sen hep ‘gerek yok, abartmayın’ diyorsun ya… Ben de… gizli olsun istedim.”
Sesim titredi.
“Gizli olsun diye yalan mı söyledin?”
Defne’nin gözleri doldu.
“Evet,” dedi. “Çünkü söyleseydim izin vermezdin diye korktum. Burayı bulduk… Merve abla—Elif’in kuzeni—bize yardım etti. Burayı temizledik, boyadık. Bir de… para biriktirdik. Sana küçük bir hediye alacağız diye.”
O an bütün parçalar yerine oturdu. Yorgunluk, bant… muhtemelen temizlik yaparken küçük bir kesik. Çanta… boya malzemeleri. Telefonu meşgule atması… beni burada görmemek için.
Kızım aslında kaybolmamıştı.
Ama ben, onu kaybetmenin ne demek olabileceğini üç haftada öğrenmiştim.
Defne’ye yaklaştım. Kollarım otomatik olarak onu sardı. Defne önce kasıldı, sonra ağlayarak bana sarıldı.
“Çok korktum,” dedim kulağına. “Bunu bir daha yapma.”
“Tamam,” dedi hıçkırarak. “Özür dilerim. Sadece… seni mutlu etmek istedim.”
Geri çekildim, gözlerimi sildim. Etrafımıza baktım. Duvarın üzerinde yarım kalmış rengârenk bir sürpriz… ve etrafta, çocukluktan yetişkinliğe geçişin o tuhaf izi: iyi niyetle yapılmış büyük hatalar.
Merve’ye döndüm. Sert konuşmak istedim ama kelimelerim yumuşadı.
“Bu kadar gizli… tehlikeli olabilirdi.”
Merve başını salladı.
“Haklısınız,” dedi. “Ben de daha dikkatli olmalıydım. Sadece… Defne çok kararlıydı.”
Defne elini uzattı, yerdeki fırçayı aldı. Bana baktı, gözlerinin içinde hem utanç hem umut vardı.
“Bitirebilir miyiz?” dedi. “Madem geldin… en azından birlikte bitirelim.”
O an anladım: Bu hikâyenin en zor kısmı “neredeydi” sorusu değilmiş. Asıl soru şuydu:
Ben kızımın büyüdüğünü fark ederken… ona güvenmeyi ve sınır koymayı aynı anda nasıl öğrenecektim?
Derin bir nefes aldım. Başımı salladım.
“Bitirelim,” dedim. “Ama bir şartla: Bundan sonra ‘neredeyim’ sorusunun cevabı bende de olacak.”
Defne dudaklarını ısırıp gülümsedi.
“Tamam anne,” dedi. “Söz.”
Ve ben, o soğuk salı gününün gecesinde, eski bir spor salonunun arkasında; yarım kalmış bir duvar yazısının önünde, hem korkunun hem sevginin aynı kalpte nasıl yer bulduğunu nihayet anladım.
Çünkü annelik bazen şudur:
Kızını kaybettiğini sanıp, onu aslında büyürken bulmak.