Hayat bazen insanı en beklemediği yerden, en savunmasız anında vuruyordu. Benim için o an, 34 haftalık hamileyken Serkan’ın kapıyı çekip gittiği andı. Bebek haberini verdiğim saniye, sanki hayatımın tüm renkleri bir anda solmuştu. Arkasında sadece ödenmemiş faturalar, bankadan gelen haciz uyarıları ve her gece ağlamaktan şişmiş gözlerimi bırakmıştı. Karnımdaki bebeğimle beraber, koca bir evin içinde çaresizlikle baş başa kalmıştım. Geçen Salı, sanırım dibe vurduğum gündü.
Hava 35 dereceydi, nemden nefes alınmıyordu. Sırtımdaki ağrı artık dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Tam o sırada telefonum çaldı; bankadan arıyorlardı. Evin icra süreci resmen başlamıştı. Ellerim titreyerek telefonu kapattım. Evden çıkarılacaktım. Birkaç hafta sonra doğacak bebeğimle sokakta kalma fikri göğsüme bir öküz gibi oturmuştu. Nefes alamadığımı hissettim ve kendimi bahçeye attım. Gökyüzüne bakıp ‘Neden ben?’ diye sormak istiyordum.
İşte tam o anda Müzeyyen Teyze’yi gördüm. 82 yaşındaydı, eşini birkaç yıl önce kaybetmişti ve o günden beri sessizliğe bürünmüştü. Kendi diz boyuna gelmiş otların arasında, paslanmış eski bir çim biçme makinesini itmeye çalışıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı ve her adımda sendeliyordu. Aslında kendi dertlerim bana yetiyordu, içeri girip kapımı kilitlemeliydim. Ama vicdanım buna izin vermedi.
Ağır adımlarla yanına yürüdüm. ‘Müzeyyen Teyze, bırak ben yaparım,’ dedim. Önce itiraz etti ama ellerinin titrediğini görüyordum. Onu zorla bahçedeki sandalyeye oturttum ve o makineyi elinden aldım. Sonraki üç saat boyunca, o sıcakta, karnımdaki yükle o bahçeyi temizledim. Ayak bileklerim şişmişti, elbisem terden vücuduma yapışmıştı. Defalarca sancım girdi, durup derin nefesler aldım ama pes etmedim. İş bittiğinde Müzeyyen Teyze yanıma geldi, zayıf ama sıcak elleriyle ellerimi sıktı. ‘Sen çok iyi bir kızsın Elif,’ dedi fısıltıyla. ‘Bunu sakın unutma, iyilik asla karşılıksız kalmaz.’
O gece yorgunluktan ve stresten gözüme uyku girmedi. Bebeğim içeride durmadan hareket ediyordu, sanki o da korkularımı hissediyordu. Sabaha karşı tam dalmıştım ki, evin önünde yankılanan siren sesleriyle sıçrayarak uyandım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Perdeyi araladığımda iki polis arabasının ve bir ambulansın tam benim kapımın önünde olduğunu gördüm. Kapı sertçe çalındı.
Kapıyı açtığımda karşımda duran komiserin yüzü buz gibiydi. Arkasındaki polisler bahçede bir şeyler inceliyordu. ‘Elif Hanım, Müzeyyen Hanım hakkında size birkaç soru sormamız gerekiyor,’ dedi komiser. Mideme bir kramp girdi. ‘Ne oldu? Bir şey mi var?’ diye kekeledim. Komiser bir süre sustu, sonra o acı haberi verdi: ‘Müzeyyen Hanım bu sabah yatağında ölü bulundu.’
Dünya bir an için durdu. ‘Ama ben daha dün onun bahçesini yaptım, çok iyi görünüyordu,’ diye fısıldadım. Komiserin gözlerinde en ufak bir yumuşama yoktu. ‘Biliyoruz,’ dedi sert bir sesle. ‘Zaten tam da bu yüzden buradayız. Sizinle ilgili bir durum var.’ Dizlerim titremeye başladı, duvara tutunmasam düşecektim. ‘Ben yanlış bir şey mi yaptım? Sadece yardım etmek istemiştim,’ dedim gözyaşları içinde.
Komiser eliyle kapının hemen yanındaki posta kutumu işaret etti. ‘O zaman şunu açıklamanız gerekecek,’ dedi. Kanımın çekildiğini hissettim. ‘Hadi,’ dedi komiser, ‘Kendi ellerinle aç ve bak.’ Ellerim o kadar çok titriyordu ki kapağı zorlukla kaldırdım. İçinde ne göreceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Belki bir suç aleti, belki benim aleyhimde bir kanıt… Ama o sarı zarfı açıp içindekini gördüğüm an…
Gördüğüm şey bir kağıt parçası değildi. Bir tapu senedi ve bir not vardı. Notta sadece şu yazıyordu: ‘Sen benim son umudumdun Elif. Kimsem yoktu, bu evi sana ve o doğacak bebeğe bırakıyorum. Borçlarını ödedim, tapu artık senin. İyi bir anne ol.’ Müzeyyen Teyze, aslında mahallenin en zengin ama en yalnız insanıymış ve o gün bahçesini temizlerken onu değil, aslında kendi geleceğimi kurtarmışım. O an bahçenin ortasında dizlerimin üzerine çöktüm ve hıçkırıklarla çığlık atmaya başladım. Hayat beni en dibe vurduğu anda, bir iyilikle mucizesini göndermişti.