Kaybın ağırlığı hâlâ evin her köşesinde hissediliyordu. Eşimizi, babamızı, oğlunu kaybetmenin acısı dinmemişti. Üç çocuğum ve kayınvalidemle birlikte ayakta kalmaya çalışıyorduk. O ise her şeye rağmen güçlü durmaya çalışıyordu; hem kendisi için hem de bizim için. Aramızda hiçbir zaman kırıcı bir söz geçmemişti, aksine birbirimize tutunarak hayatta kalıyorduk.
Maddi durumumuz ise her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Buna rağmen kayınvalidem, oğlunun ölüm yıl dönümünde onun en sevdiği sütlü tatlıyı yapmak istedi. Bu küçük anma, onun için çok şey ifade ediyordu. Bu yüzden birlikte markete gittik. Aldığımız birkaç temel malzeme ve iki koli yumurta, o gün bizim için büyük bir harcamaydı.
Kasada sıraya girmiştik. Kayınvalidem yumurtaları dikkatle tutuyordu. Tam o sırada bir darbe oldu. Bilerek yapılmış, sert bir darbe. Yumurtalar yere düştü ve saniyeler içinde parçalandı. Sarılar zemine yayıldı, beyazlar ayakkabılarımıza bulaştı.
Kayınvalidem donup kaldı. Gözleri doldu ama tek kelime edemedi. Sanki suçlu olan kendisiymiş gibi başını eğdi.
Ben ise öfkeyle arkamı döndüm.
Karşımda duran kişi, yıllar önce bizi küçümseyip hayatımızdan çıkan görümcemdi. Yüzünde pişmanlık değil, kibirli bir gülümseme vardı. Yere dökülen yumurtalara bakmadı bile.
Elindeki 1500 TL’yi kasaya fırlattı. “Son kalan büyük ikramiye kazı kazan biletini ver,” dedi, emreder gibi.
O an herkes sessizleşti. Sanki herkes ne kadar büyük bir saygısızlık yapıldığını fark etmişti ama kimse bir şey söylemiyordu.
Görümcem bileti aldı, sırıtarak geri çekildi. Her zamanki gibi kazanmış gibiydi.
Ama bu sefer farklıydı.
Kasiyer yavaşça kollarını kavuşturdu. Ona baktı, hafifçe gülümsedi ve sakin bir sesle konuştu:
“Önce zararınızı ödeyin.”
Market bir anda sessizliğe gömüldü. Görümcemin yüzündeki ifade değişti. İlk defa afallamıştı.
“Ne zararı?” diye tersledi devamı icin sonrki syfaya gecinz...