Kasiyer, yerdeki yumurtaları işaret etti. “Bunları bilerek düşürdünüz. Güvenlik kameraları her şeyi kaydetti. Önce bu zararı karşılamadan işlem yapamayız.”
Görümcemin yüzü kızardı. Çevredeki insanların bakışları artık daha belirgindi. Fısıltılar artmıştı. Birkaç kişi başını sallayarak olanları onaylamıyordu.
“Saçmalık bu!” diye bağırdı. “Ben müşteri değil miyim?”
Kasiyer sakinliğini bozmadı. “Elbette müşterisiniz. Ama aynı zamanda yaptığınız şeyin sorumluluğunu almak zorundasınız.”
Görümcem bir an tereddüt etti. Sonra hızlıca çantasını karıştırdı. Sinirli hareketlerle birkaç banknot çıkardı ve tezgâha attı.
“Alın işte! Yeter mi?” dedi.
Kasiyer parayı saydı, başını salladı. “Evet. Şimdi işlem yapabiliriz.”
Ama iş işten geçmişti.
Görümcemin az önceki özgüveni kaybolmuştu. Çevresindeki insanların bakışları altında eziliyordu. Az önce kazandığını sandığı zafer, utanca dönüşmüştü.
Bileti aldı ama artık eskisi gibi sırıtmıyordu. Hızlı adımlarla çıkışa yöneldi.
Tam kapıya yaklaşmıştı ki, ayağı yerdeki hafif ıslak zemine kaydı. Dengesi bozuldu ve elindeki kazı kazan bileti savrularak yere düştü. Kendisi de sertçe oturdu.
Bir anlık sessizlik oldu.
Kimse gülmedi. Ama kimse yardım etmek için de koşmadı.
O an anladı.
Hayatta her zaman istediğini zorla alamayacağını, insanları ezmenin bir bedeli olduğunu ilk kez bu kadar net gördü.
Biz ise yere çömelmiş, kırılan yumurtaların kalanlarını toplamaya çalışıyorduk. Kayınvalidem hâlâ üzgündü ama bu kez yalnız değildi. Yanındaydım.
Kasiyer yanımıza geldi. “İsterseniz depodan birkaç yumurta getireyim,” dedi. “Bu sizin hatanız değil.”
Kayınvalidemin gözleri doldu. Sessizce teşekkür etti.
O an fark ettim.
Hayat bazen çok acımasız olabiliyordu. Ama aynı zamanda küçük adalet anlarıyla da dengeleniyordu.
O gün eve dönerken elimizde yine yumurtalar vardı. Ama bu kez içimizde farklı bir duygu da vardı: Haksızlığın her zaman cezasız kalmayacağına dair küçük ama güçlü bir umut.