Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur. Sokak lambasının cılız ışığı altında, çöp konteynerinin yanına büzülmüş, ıslak bir tüy yumağına dönmüş o zavallı canlıyı gördüğümde kalbim sıkıştı. Arka bacağı kanıyor, bakışlarındaki o derin çaresizlik insanın ruhuna işliyordu. Onu kucağıma alıp eve getirdiğimde, başıma gelecekleri biliyordum ama vicdanımın sesini bastıramazdım.
Kocam Selim, kapıyı açar açmaz yüzünü ekşitti. "Bu ne hal Leyla? O pisliği hemen sokağa at!" diye kükredi. Sesindeki o çiğ öfke, evin içindeki sıcaklığı bir anda dondurdu. Yaralı köpeği, eski bir battaniyenin üzerine yavaşça bırakırken ellerim titriyordu. Selim, günlerce beni aşağılamaya devam etti. "Beceriksizsin, evi ahıra çevirdin, bu leş kokulu mahlukatla aynı çatıda yaşamam," dedi. Hatta bir akşam yemeğinde tabağını kenara itip, "Ya o it gider ya ben!" diyerek kapıyı çarpıp çıktı. Köpeğe "Duman" adını vermiştim. Duman, Selim’in her bağırmasında köşesine çekiliyor, o hüzünlü gözleriyle bizi izliyordu. Sanki evdeki o zehirli atmosferi soluyor, yaklaşan fırtınayı seziyordu.
O kara gece, Selim yine her zamanki gibi beni hor görüp odasına çekilmiş, derin bir uykuya dalmıştı. Ben ise salondaki kanepede, Duman’ın yanında uyuyakalmıştım. Gecenin bir yarısı, boğazımda tarif edilemez bir kuruluk ve başımda balyoz gibi patlayan bir ağrıyla uyandım. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum; uzuvlarım kurşun gibi ağırlaşmıştı. Odayı kaplayan o tuhaf, geniz yakan kokuyu fark ettiğimde çok geçti. Vücudum tepki vermiyordu. Gaz sızıntısı vardı ve ben yavaş yavaş bilincimi kaybediyordum.
Tam o sırada, günlerdir topallayarak yürüyen Duman’ın hırıltısını duydum. O halsiz hayvan, birden üzerime atıldı. Önce yüzümü yalamaya başladı, ardından hırkamın kolunu dişlerinin arasına alıp bütün gücüyle asıldı. Beni kanepeden aşağı yuvarladı. Acıyla inlemek istedim ama sesim çıkmıyordu. Duman pes etmedi. Onu küçümseyen, sokağa atmak isteyen adamın karısını, yani beni, sürükleyerek koridora, oradan da açık kalmış olan balkon kapısına doğru çekmeye başladı. Pençelerinin parkede çıkardığı o tırmalama sesi, ölümle yaşam arasındaki son melodi gibiydi. Soğuk gece havası yüzüme çarptığında, ciğerlerime dolan oksijenle biraz kendime geldim. Duman, hala kolumu bırakmamış, beni iyice dışarı çıkarmaya çalışıyordu.
Komşuların gürültüye uyanıp yardıma koşması ve itfaiyenin gelmesiyle olaylar bir film şeridi gibi hızlandı. Ben ambulansa bindirilirken, Selim’i baygın halde evden çıkardılar. Şanslıydık; gaz henüz patlama seviyesine ulaşmamıştı ama bizi uykumuzda öldürmeye yetecek kadar yoğundu devamı icin sonrki syfaya gecinz...