Annem hastalıktan saçları döküldüğü için oğlumun sünnet düğününe başörtüsüyle katılmak zorunda kalmıştı. Eşimin ailesi "DÜĞÜN FOTOĞRAFINI BOZUYORSUN" diyerek onu arka masalara itmeye çalışınca, 10 yaşındaki oğlum sahneye fırladı ve mikrofonu kapıp öyle bir şey yaptı ki, herkes başını öne eğmek zorunda kaldı.
Düğün salonunun tavanından sarkan devasa kristal avizeler, içerideki gösterişi gözler önüne seriyor, altın varaklı sandalyeler ve masalardaki abartılı çiçek aranjmanları eşimin ailesinin "mükemmel görünüm" takıntısını adeta haykırıyordu. Her şeyin kusursuz, her detayın fotojenik olması gerekiyordu. Bu yapay kusursuzluğun ortasında ise benim annem, hayatımın en gerçek, en saf varlığı duruyordu.
Annem aylardır amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu. Kemoterapinin o ağır seansları sadece bedenini değil, çok sevdiği gür saçlarını da ondan almıştı. Sırf biricik torunu Emir'in sünnet düğününde onun yanında olabilmek, bu mutlu gününe şahitlik edebilmek için haftalarca hastanede direnmişti. O akşam, dökülen saçlarını gizlemek için başına sade, ipek bir başörtüsü takmıştı. Yüzü solgundu ama gözlerindeki o tarifsiz sevgi, salonun tüm yapay ışıklarını gölgede bırakacak kadar parlaktı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, o meşhur "büyük aile fotoğrafı" için anons yapıldı. Herkes sahneye doğru yönelirken, annem de titreyen adımlarla, kimseye yük olmamaya çalışarak yavaşça yerinden kalktı. Tam o sırada kayınvalidemin ve kayınpederimin o fısıltılarını duydum. Fısıltıdan çok, kalbime saplanan zehirli birer ok gibiydiler. Kayınvalidem, annemin kolundan hafifçe ama kararlı bir şekilde geriye doğru çekerek, "Dünürüm, sen zaten yorgunsun. Hem başörtünle şimdi bu konseptin, fotoğrafın estetiğini bozuyorsun. Sen arka masalarda dinlen, biz sonra seninle özel çekiliriz," dedi.
O an zaman benim için durdu. Kan beynime sıçramıştı. Annemin o anki mahcubiyeti, boynunu büküp yutkunarak "Tabii, siz çekilin, ben şuradan izlerim" demesi, içimde bir yanardağın patlamasına sebep olmak üzereydi. Ağzımı açıp o sahneyi başlarına yıkmak için bir adım atmıştım ki, beni yerime çivileyen o beklenmedik şey oldu.
Pelerinleri ve asasıyla sahnede küçük bir prens gibi duran 10 yaşındaki oğlum Emir, olan biteni o keskin gözleriyle saniyesi saniyesine izlemişti. Bir anda elindeki asayı yere fırlattı. Sünnet çocuğunun o ağırbaşlılığından eser kalmamıştı; adeta küçük bir savaşçıya dönüşmüştü. Koşarak orkestranın yanına gitti, şarkı söyleyen solistin elinden mikrofonu hışımla çekip aldı devamı icin sonrki syfaya gecinz...