Mikrofondan çıkan o tiz ve rahatsız edici cızırtı sesi, salondaki tüm müziği ve uğultuyu bıçak gibi kesti. Yüzlerce davetli, nefesini tutmuş bir şekilde sahnede öfkeyle soluyan 10 yaşındaki bir çocuğa bakıyordu.
Emir, küçük elleriyle mikrofonu sımsıkı tuttu ve salonun duvarlarında yankılanan o titrek ama bir o kadar da gür sesiyle konuşmaya başladı:
"Müziği durdurun! Herkes beni dinlesin! Biraz önce orada..." Parmağıyla eşimin ailesinin olduğu yeri, tam da annemin itildiği o köşeyi işaret etti. "...biraz önce anneannem ve dedem, babaannemi fotoğrafı bozuyor diye arkaya itmeye çalıştılar. Onun başörtüsünden, hastalığından utandılar!"
Salonda ölüm sessizliği oldu. Çatal bıçak sesleri bile kesilmiş, herkes adeta taşa dönmüştü. Eşimin ailesinin yüzü kireç gibi olmuştu, eşim ise şok içinde elleriyle ağzını kapatmıştı.
Emir devam etti, gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama sesi hiç titremiyordu: "Benim babaannem saçlarını kuaförde boyatırken değil, benimle daha fazla zaman geçirebilmek için, yaşamak için savaştığı hastane odalarında kaybetti! O başörtüsünün altında sizin o sahte parlaklıklarınızdan çok daha büyük bir kahramanlık var. Eğer benim babaannem, benim canım, bu fotoğrafta yanımda olmayacaksa, o fotoğrafı da bu düğünü de istemiyorum!"
Bu sözlerin ardından mikrofonu yavaşça yere bıraktı. Sahnede oluşan o devasa sessizliğin içinde, kalabalığı adeta Kızıldeniz'i yaran Musa gibi ikiye bölerek yürüdü. Eşimin ailesi utançtan başlarını öne eğmiş, kimsenin yüzüne bakamıyorlardı. Salondaki birçok misafirin gözyaşlarını sildiğini görüyordum.
Emir, annemin yanına gitti. Annem ağlıyordu. Oğlum, o küçük elleriyle babaannesinin elini sımsıkı tuttu. Kendi başındaki o gösterişli, üzeri taşlarla süslü sünnet şapkasını çıkardı. Sonra babaannesinin elinden çekerek onu sahnenin tam ortasına, olması gereken yere getirdi.
"Asıl başköşe senindir babaanne," dedi.
O an, içimdeki o öfke yerini tarifsiz bir gurura bıraktı. Oğlum, 10 yıllık ömründe bana ve o salondaki yüzlerce yetişkine insanlığın, sevginin ve gerçek değerin ne olduğunu tek bir hamleyle öğretmişti. Eşim ağlayarak annemin diğer koluna girdi ve ondan defalarca özür diledi. Kayınvalidem ve kayınpederim ise tüm o şatafatlı kıyafetlerinin içinde küçücük kalmış, en arkaya, hak ettikleri o görünmez köşeye kendi istekleriyle sinmişlerdi.
Fotoğrafçı deklanşöre bastığında, ortada gururla dikilen bir çocuk ve onun elini sımsıkı tutan, başörtüsüyle dünyanın en güzel kraliçesi gibi parlayan bir babaanne vardı. O gece çekilen o fotoğraf, evimizin en güzel duvarını süslüyor. Bize her gün, gerçek güzelliğin vitrinlerde değil, fedakar bir kalpte ve o kalbi koruyacak cesarette gizli olduğunu hatırlatıyor.