Her şey bir masal gibi başlamıştı. Aylardır süren hazırlıklar, özenle seçilmiş beyaz zambaklar, devasa balo salonunu aydınlatan kristal avizeler... Kızım Leyla, bembeyaz gelinliği içinde yüzünde o tarifsiz tebessümle bana doğru yürürken, yılların tüm yorgunluğunu omuzlarımdan attığımı hissetmiştim. Orkestra, o zarif vals müziğini çalmaya başladığında her şey kusursuz görünüyordu. Gözyaşlarımı zor tutuyor, kızıma ve damadımız Tolga’ya sevgiyle bakıyordum. Tolga kibar, başarılı ve Leyla’nın üzerine titreyen biri olarak kısa sürede hepimizin kalbini kazanmıştı.
Ta ki orkestranın sesi aniden kesilip, mikrofondan yankılanan o tok ve kararlı ses duyulana dek...
"Bu evlilik olamaz! Gerçeği söylemem gerekiyor!"
Salon bir anda buz kesti. Yüzlerce davetlinin nefesi adeta boğazında düğümlenmiş, az önce neşeyle çınlayan o ihtişamlı salon derin bir mezarlık sessizliğine gömülmüştü. Sahnenin tam ortasında duran adamı daha önce hayatımda hiç görmemiştim. Otuz üç yaşlarında, uzun boylu, jilet gibi keskin hatlara sahip, koyu renk takım elbisesi içinde son derece yakışıklı ve bir o kadar da otoriter görünen bir yabancıydı. Kömür karası gözlerinde, yılların biriktirdiği bir fırtına kopuyordu sanki. Elindeki mikrofonu sıkıca kavramış, bakışlarını doğrudan damadımız Tolga’ya dikmişti.
Leyla, kuğu gibi süzüldüğü gelinliğinin içinde aniden titremeye başladı. Gözlerindeki o tarifsiz mutluluk, yerini korku dolu bir şaşkınlığa bırakmıştı. Tolga ise… Az önce etrafa gülücükler saçan, o kendine güvenen kusursuz adam gitmiş, yerine beti benzi atmış, elleri titreyen ve yutkunmakta zorlanan bir zavallı gelmişti. Yabancı adam, sessizliği bir bıçak gibi keserek yavaş ve kararlı adımlarla gelin masasına doğru yürümeye başladı. Her adımı, salondaki ahşap zeminde tok bir yankı bırakıyordu.
"Bu nikah kıyılamaz," dedi adam bir kez daha, sesi bu kez daha alçak ama çok daha tehditkârdı. "Çünkü yanındaki adamın gerçekte kim olduğunu hiçkimse, en başta da sen bilmiyorsun Leyla."
Kızımın adını biliyordu. İçimdeki anne içgüdüsüyle yerimden fırlayıp kızıma siper olmak istedim ama ayaklarım yere çivilenmişti sanki. Eşim kolumu sıkıca tutmuş, dehşet içinde olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Yabancı adam, masanın tam önünde durdu. Cebinden deri kaplı, kalın bir not defteri ve birkaç fotoğraf çıkardı. "Benim adım Cihan," dedi bakışlarını salonda gezdirerek. Sonra tekrar kızıma döndü. Sesindeki o sertlik yerini aniden derin bir şefkate ve acıya bıraktı. "Leyla, bugün hayatının en mutlu günü olması gerekiyordu. Seni bu karanlığa çekmek istemezdim ama inan bana, bugün dökeceğin gözyaşları, yarın yaşayacağın felaketin yanında bir hiç kalacak."
Tolga nihayet felcini üzerinden atıp çatallı bir sesle bağırdı: "Güvenlik! Atın bu deliyi dışarı! Ne saçmalıyorsun sen?"
Cihan hafifçe gülümsedi. Bu, zafer kazanmış bir adamın değil, ağır bir bedel ödeyerek adaleti sağlamış bir yorgunun gülümsemesiydi. "Adım Cihan Karahan," dedi yüksek sesle, tüm salonun duymasını sağlayarak. "Ve senin asıl adın Tolga değil. Sen, üç farklı şehirde, üç farklı sahte kimlikle kadınların hayatını karartan, ailelerini iflasa sürükleyip düğün arifesinde ortadan kaybolan acımasız bir dolandırıcısın."
Salonda kopan fısıltı fırtınasını ve yükselen o şok dalgasını kelimelerle tarif etmem imkânsızdı. Leyla, yavaşça Tolga’ya döndü. Dudaklarından zar zor dökülen sadece "Doğru mu?" kelimesi oldu. Tolga’nın gözlerini kaçırması, geriye doğru bir adım atması ve alnından süzülen soğuk terler, her şeyi itiraf ediyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...