On sekiz yaşıma girdikten üç ay sonra ailem beni evden kovdu.
Sebebi içki içmem değildi. Tutuklanmam da değildi.
Sadece doktor olmak istemediğimi söylemiştim.
Annem ve babam yıllardır saygı duyulan cerrahlardı. Bizim evde tıp sadece bir meslek değil, neredeyse kutsal bir mirastı. Ben daha küçükken herkes benim de bir gün ameliyat masasında olacağımı konuşurdu. Ama içimde hep başka bir şey vardı.
Ben gitar çalmak istiyordum.
Müzik benim için özgürlüktü. Gitarı elime aldığımda üzerimdeki tüm beklentiler, tüm baskı yok oluyordu. Kendimi ilk kez gerçekten yaşıyor gibi hissediyordum.
Bir akşam yemek masasında bunu söyledim.
“Tıp fakültesine gitmeyeceğim,” dedim. “Müzik okuyacağım.”
Masada ölüm sessizliği oldu. Babam çatalını yavaşça tabağa bıraktı.
“Eğer bizim hazırladığımız yolu izlemeyeceksen,” dedi sakin ama sert bir sesle, “bundan sonra kendi başınasın.”
O akşam bunu bir tehdit sandım. Ama değildi.
Ertesi gün eve döndüğümde anahtarım kapıyı açmadı.
Üç ay sonra şehrin kenar mahallelerinden birinde, köprünün altında küçük bir çadırda yaşıyordum. Gündüzleri bir kafede bulaşık yıkıyor, geceleri gitar çalıyordum. Hayat zordu ama garip bir şekilde içimde hâlâ küçük bir umut vardı.
Bir gün kafede sakin bir öğleden sonraydı. Müdürüm çöpe gidecek yiyecekleri ayırıyordu.
“Al bunu,” dedi bana yarım kalmış bir sandviç uzatarak. “Zaten atılacak.”
Teşekkür edip arka tarafa çıktım. Çöp konteynerlerinin yanındaki kaldırıma oturdum.
Tam sandviçi yemeye başlayacaktım ki yaşlı bir adamın sokaktan geçen insanlara yaklaştığını gördüm. Üstündeki kıyafetler yırtıktı, saçları dağınıktı. İnsanlardan yiyecek istiyordu.
Kimse durmuyordu.
Bazıları görmezden geliyordu. Bazıları da el hareketiyle uzaklaştırıyordu.
Sonunda adam benim oturduğum sokağa doğru yürüdü.
“Amca,” diye seslendim.
Adam durdu.
“Aç mısın?”
Yavaşça bana baktı. Gözlerinde tuhaf bir yorgunluk vardı ama aynı zamanda garip bir sakinlik de.
Sandviçi ikiye böldüm.
“Çok bir şey değil ama paylaşabiliriz.”
Yanıma oturdu. Sandviçi sessizce yemeye başladı.
“Adın ne evlat?” diye sordu bir süre sonra.
“Mehmet.”
“Nerede kalıyorsun?”
“Köprünün altında bir çadırım var.”
Adam yüzüme uzun uzun baktı.
“Böyle bir hayat için çok gençsin,” dedi.
Omuz silktim.
“Hayat bazen böyle işte.”
Sandviçi bitirdi. Ayağa kalktı.
“İyiliğini unutmayacağım,” dedi.
Ben gülümsedim.
“Sen de böyle yaşamak zorunda değilsin.”
Adam kısa bir an gülümsedi. Sonra arkasını dönüp yürüdü.
O an bunun sıradan bir karşılaşma olduğunu düşündüm.
Ama ertesi sabah hayatım değişti devamı icin sonrki syfaya gecinz...