Motor sesiyle uyandım.
Çadırın fermuarını açtığımda gözlerime inanamadım.
Çadırımın birkaç metre ötesinde uzun siyah bir limuzin park etmişti.
Takım elbiseli bir şoför arabadan indi ve bana doğru yürüdü.
“Mehmet Yılmaz siz misiniz?” diye sordu.
Şaşkınlıkla başımı salladım.
“Evet… benim.”
Şoför kapıyı açtı.
“Lütfen bizimle gelin. Sizi görmek isteyen biri var.”
İçimde garip bir huzursuzluk vardı ama merakım daha ağır bastı. Arabaya bindim.
Limuzin şehir merkezine doğru ilerledi. Yaklaşık yarım saat sonra devasa bir iş merkezinin önünde durduk.
Asansörle en üst kata çıktık.
Şoför kapıyı açtı.
İçeri girdiğimde dün sandviç paylaştığım yaşlı adamı gördüm.
Ama bu kez üstünde pahalı bir takım elbise vardı.
Şaşkınlıktan donakaldım.
Adam gülümsedi.
“Tekrar merhaba Mehmet.”
“Bu… bu nasıl mümkün?” diye kekeledim.
Adam sandalyesine yaslandı.
“Ben Murat Demir,” dedi. “Bu binanın ve birkaç şirketin sahibiyim.”
Beynim bunu işlemekte zorlanıyordu.
“Peki… neden…?”
“Dün seni test ediyordum,” dedi sakin bir sesle. “Uzun zamandır insanların gerçekten nasıl olduğunu anlamaya çalışıyorum. Çoğu insan görmezden geldi. Ama sen son sandviçini paylaştın.”
Masasının çekmecesinden bir dosya çıkardı.
“Senin hakkında biraz araştırma yaptık.”
Kalbim hızlandı.
“Bulaşık yıkıyorsun. Köprünün altında yaşıyorsun. Ama geceleri gitar çalıyorsun.”
Gözlerimin içine baktı.
“İnsanların karakterini parayla değil, zor zamanlarda yaptıklarıyla ölçerim.”
Masaya bir anahtar bıraktı.
“Bu bir dairenin anahtarı. Ayrıca bir müzik okulunun burs belgeleri.”
Şaşkınlıkla bakakaldım.
“Gerçekten mi…?”
Adam gülümsedi.
“İyilik bazen sandığından çok daha uzağa gider, Mehmet.”
O gün o binadan çıktığımda cebimde bir ev anahtarı ve bir gelecek vardı.
Ama bana verilen en büyük şey para ya da fırsat değildi.
Şunu öğrenmiştim:
Bazen hayat, paylaştığın yarım sandviç kadar küçük bir iyilikle tamamen değişebilir.