Ölmek üzere olan annelerine verdiğim sözü tutarak ikizleri büyüttüm. Onlara bir ömür verdim, kalbimi verdim, ismimi verdim. Ama 22 yıl sonra kapının önüne konuldum ve “Bütün hayatımız boyunca bize yalan söyleyen biriyle yaşayamayız” sözünü duydum.
Her şey 22 yıl önce, mesleğimdeki ilk yalnız doğumumda başladı. Genç bir kadın sedyede canıyla mücadele ediyordu. Yüzü bembeyazdı ama gözleri kararlıydı. Saatler süren sancının ardından bir an elimi yakaladı. Parmakları buz gibiydi.
“Onları sana emanet ediyorum,” dedi titrek bir sesle. “Ben büyütemeyeceğim. Ne olur… sen bak.”
O an mesleki sınırlarım, prosedürler, kurallar… hepsi anlamını yitirdi. Sadece bir annenin çaresizliği vardı karşımda. Başımı salladım. Gözleri yavaşça kapandı ama yüzünde huzurlu bir ifade belirdi. İkizlerini doğurduktan kısa süre sonra kalbi durdu.
Kızlara Nisa ve Aylin adını verdim.
Hastanede herkes bunun bir anlık duygusal karar olduğunu düşündü. “Devlet korumasına verilir,” dediler. Ama ben söz vermiştim. Söz, benim için bir imzadan daha ağırdı. Resmi işlemleri başlattım, aylar süren bürokrasiyle mücadele ettim ve sonunda onları evlat edindim.
Hayatım o günden sonra ikiye bölündü: hastane ve ev. Uzun nöbetler, sabaha karşı mama hazırlamalar, ateşli geceler, kreş masrafları… Ama yorgunluğumun içinde tarifsiz bir mutluluk vardı. İlk adımları, ilk “anne” deyişleri, karne günleri, bayram sabahları…
Onlara gerçeği saklamadım. Ergenliğe girdiklerinde, bir Ramazan akşamı iftardan sonra oturup her şeyi anlattım. Annelerinin onları ne kadar sevdiğini, son nefesinde bile onları düşündüğünü söyledim. Ağladılar. Bana sarıldılar.
“Sen bizim annemizsin,” dediler.
O gece doğru olanı yaptığıma emindim.
Yıllar geçti. İkisi de üniversiteyi kazandı. Sağlık alanını seçtiler. Onlarla gurur duyuyordum. Hayatımın en doğru kararıydı onları evlat edinmek.
Ta ki o akşama kadar.
Hastaneden yorgun argın eve geldiğimde kapının önünde bir nakliye kamyonu gördüm. İçimde açıklayamadığım bir sıkıntı yükseldi. Kapıya yaklaştıkça kolilerin taşındığını fark ettim.
Kolilerin üzerindeki isim benimdi.
“Bu da ne?” dedim.
Nisa ve Aylin yüzüme bakmadan eşyalarımı kamyona yüklüyordu. İçimde soğuk bir boşluk oluştu.
Nisa sert bir sesle konuştu:
“Bütün hayatımız boyunca bize yalan söyleyen biriyle yaşayamayız.”
“Ne yalanı?” dedim, sesim titreyerek.
Aylin telefonunu uzattı. “Buna ne diyeceksin?”
Ekranda bir DNA testi sonucu vardı. Yüzde 99,9 biyolojik akrabalık eşleşmesi.
Ama isim benim değildi.
Test sonucunda, onların biyolojik annesinin hala hayatta olduğu yazıyordu.
Dünyam başıma yıkıldı.
“Bu imkânsız…” diye fısıldadım. “Anneniz doğumdan sonra vefat etti. Ölüm raporunu ben imzaladım.”
Aylin gözyaşları içinde bağırdı:
“Kadın bizimle iletişime geçti! Yıllardır bizi arıyormuş. Ona öldüğünü söylemişsin!”
O an beynimde bir şimşek çaktı.
Doğum gecesini hatırladım. Genç kadının ailesi gelmemişti. Kimliği eksikti. Hastaneye kaydı geç yapılmıştı. Ölüm raporu aceleyle hazırlanmıştı çünkü kanama çok şiddetliydi. Ama resmi işlemleri ben tek başıma yürütmemiştim. Başhekim yardımcısı devreye girmişti.
“Onunla konuştunuz mu?” dedim zorla devamı icin sonrki syfaya gecinz...