“Evet,” dedi Nisa. “Bize her şeyi anlattı. Ailesi zorla başka şehre götürmüş. Bilinci kapalıyken imza attırmışlar. Öldü diye kayıtlara geçirilmiş.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Kapının eşiğine oturdum.
Yani… o gece gerçekten ölmemiş miydi?
Ertesi gün hep birlikte o kadınla buluştuk. Yüzü yaşlanmıştı ama gözleri aynıydı. Doğum masasındaki o bakış.
Beni görünce ağladı.
“Onları senden almak için gelmedim,” dedi. “Yıllarca öldüğümü sandılar. Gerçeği öğrenmem yıllar sürdü. Ama çocuklarımı uzaktan da olsa görmek istedim.”
O an kızların gözlerindeki öfke yerini karmaşaya bıraktı.
Ben gerçeği bilmiyordum. Kayıtlarla oynanmıştı. Hastane yönetimi yıllar önce kapatılmış, o döneme dair soruşturma açılmıştı. Biz sadece sistemin içinde savrulmuştuk.
Nisa yavaşça yanıma geldi.
“Yani… bizi ondan saklamadın?”
“Hayır,” dedim. “Eğer yaşadığını bilseydim, sizi ondan asla koparmazdım.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Aylin kolileri işaret etti. “Kamyonu iptal edelim.”
O gün evden kovulmadım.
Ama o gün bir şeyi öğrendim: Sevgi bazen tek başına yetmez. Gerçek de gerekir. Ve gerçek, eninde sonunda ortaya çıkar.
Nisa ve Aylin artık iki anneli genç kadınlar. Hayat biraz daha karmaşık, ama daha dürüst.
Ben mi?
Ben sözümü tuttum.
Onları büyüttüm. Ve şimdi, kendi ayakları üzerinde duran iki güçlü kadına bakarken şunu biliyorum:
Bir anne olmak kan bağıyla değil, vazgeçmemekle ölçülür.