38 yaşındaydım ve üç küçük çocuğum vardı. Eşimle birlikte ben işe döndükten sonra hayatın temposu bizi ezmeye başlamıştı. Sabahları servis telaşı, akşamları yemek, çamaşır, ödev derken nefes alamıyorduk. Sonunda bir danışmanlık firmasıyla görüşüp eve yardımcı almaya karar verdik.
Bize Emine Hanım’ı gönderdiler. 58 yaşında, sakin bakışlı, yumuşak sesli bir kadındı. İlk gün elinde poşetlerle gelmişti; çocuklara ev yapımı poğaça getirmişti. O an içim ısınmıştı. Kısa sürede evin düzenini kurdu, çocuklarla bağ kurdu, hatta bana akşamları bir bardak adaçayı koyup “Biraz dinlenin, ben toplarım,” demeye başladı. Onu gerçekten sevmiştim.
Ama küçük bir ayrıntı hep dikkatimi çekiyordu: Sol bileğinin hemen üzerinde sürekli bir bandaj vardı. İnce, ten rengi bir sargı. Yaz sıcağında bile çıkarmıyordu. Bir gün dayanamadım.
“Kolunuz mu incindi?” diye sordum.
Gülümsedi. “Eski bir yara kızım, pek hoş görünmez. İyileşmesi uzun sürdü.”
Üstelemedim. Herkesin geçmişi vardır, dedim kendi kendime.
Aylar geçti. Emine Hanım sabah erkenden gelir, evi tertemiz yapar, çocuklara masallar anlatırdı. Ama o bandaj hiç çıkmadı. Bir gün çocuklar salonda saklambaç oynarken koşuşturup ona çarptılar. Bandajın ucu açıldı. Emine Hanım’ın yüzü bir anlığına bembeyaz oldu. Hızla kolunu tuttu ve banyoya koştu.
O panik hali içime bir kurt düşürdü.
Yine de kendimi susturdum. Belki gerçekten kötü bir yara izi vardı.
Sonra o gün geldi.
İş yerindeki toplantım iptal edilmişti. Öğle saatinde eve döndüm. Kapıyı sessizce açtım. Üst kattan su sesi geliyordu. Banyoya doğru çıktım. Kapı aralıktı.
Ve gördüm.
Emine Hanım temizlik yapıyordu. Bandaj lavabonun kenarındaydı. Bileği çıplaktı.
Orada bir yara yoktu.
Sol bileğinin iç kısmında belirgin bir dövme vardı: Uluyan bir kurt yavrusu. Altında silik ama hâlâ okunabilen bir isim ve tarih.
O isim, yıllar önce mahallemizde kaybolan sekiz yaşındaki bir çocuğa aitti: Kerem.
Kalbim sıkıştı. Kerem’in kayboluşu hâlâ çözülememişti. Afişler, aramalar, televizyon haberleri… Hepsi bir anda zihnime hücum etti.
Geri çekilirken ayağım kapıya çarptı. Emine Hanım başını kaldırdı. Göz göze geldik.
Bakışında korku vardı. Ama tehdit değil… Yakalanmış bir sır gibi.
Sessizlik ağırlaştı.
“Gördünüz,” dedi sonunda, yavaşça.
Kaçmak istedim ama ayaklarım yere çakılmıştı. “O isim… Kerem… Siz onu nereden tanıyorsunuz?”
Emine Hanım lavaboya yaslandı. Derin bir nefes aldı. “O benim torunumdu.”
Sözleri beynimde yankılandı.
“Resmî kayıtlarda kayıp çocuk,” dedi titreyen bir sesle. “Ama ben onun öldüğünü biliyorum.”
Boğazım kurudu. “Nasıl?”
“Gelini̇m ve oğlum boşanma sürecindeydi. Oğlum psikolojik olarak çok kötüydü. Bir gün Kerem’i parka götürdü. Sonra tek başına döndü. ‘Kaybettim’ dedi. Polis aradı, günlerce aradı. Ama ben oğlumun gözlerine baktım… O gün bir şey olmuştu.”
Gözleri doldu. “Kanıt yoktu. Ceset yoktu. Oğlum suçlanmadı. Ama birkaç ay sonra intihar etti. Ardında bir mektup bıraktı. ‘Anne, affet’ yazıyordu sadece.”
O an mideme bir yumruk yemiş gibi oldum devamı icin sonrki syfaya gecinz...