41 yaşındayım. Geçen yıla kadar 44 yaşındaki eşimle kusursuz bir evliliğim olduğunu sanıyordum. Lise aşkıydık. Birlikte büyümüş, birlikte yaşlanacağımıza inanmıştık. İki çocuğumuz, düzenli bir hayatımız ve dışarıdan bakıldığında imrenilecek bir yuvamız vardı.
Meğer ben evliliğimizin anısına âşıktım, gerçeğine değil.
Her şey küçük “şakalarla” başladı.
Makyajsız bir sabah kahvaltı hazırlarken, “Zor bir gece miydi?” derdi.
Saçımda bir beyaz tel gördüğünde, “Artık bir babaanneyle evliyim galiba,” diye gülerdi.
Önceleri ben de gülüyordum. Evli çiftlerin takılmaları gibi görüyordum. Ama zamanla fark ettim ki o şakalar sadece bana yöneliyordu. Benim kırışıklıklarıma, benim bedenime, benim yaşıma…
Bir akşam bir davete hazırlanıyorduk. Aynada kendime bakarken arkamdan yaklaşıp omzuma baktı ve dudak büktü.
“Biraz daha makyaj yapsan iyi olur. İnsanlar annemle geldiğimi sanmasın.”
O an içimden bir şey sustu. Tartışmadım. Sadece sustum.
Bir sabah onu mutfak masasında telefonuna gömülmüş halde yakaladım. Instagram’da yirmili yaşlarında bir “sağlıklı yaşam fenomeninin” fotoğraflarına bakıyordu. Uzun, parlak saçlar. Kusursuz bir cilt. Filtreli bir hayat.
“İnsan kendine böyle bakmalı,” dedi başını kaldırmadan.
O cümle, evliliğimizin dönüm noktasıydı.
Çift terapisine gitmeyi önerdim. Alaycı bir şekilde güldü.
“Terapi yerçekimini ortadan kaldırmaz,” dedi.
Kısa bir süre sonra 29 yaşındaki o kadın hayatımıza gerçekten girdi. Adını ilk kez kredi kartı ekstresinde gördüm. Lüks bir spa merkezinde iki kişilik masaj ücreti. Ardından dizüstü bilgisayarında açık kalmış mesajlar:
“Çift masajımız için sabırsızlanıyorum. Kendine iyi bakan birini hak ediyorsun.”
İşte o an aldatıldığımı öğrendim.
Bağırmadım. Çocuklarımız üst kattaydı. Onların dünyası bir çığlıkla yıkılsın istemedim. O gece hiçbir şey söylemedim. Sadece içimde bir kapı kapandı.
Bir ay sonra bavulunu topladı.
“Ben mutlu olmak istiyorum,” dedi.
Cümlesinin devamını getirmedi ama gerek de yoktu. Çünkü onun mutluluk tanımı; gençlik, pürüzsüzlük ve dış görünüşten ibaretti.
Boşanma süreci kısa sürdü. Çocuklar benimle kaldı. O ise yeni hayatına hızla uyum sağladı. Sosyal medyada paylaşılan tatiller, spor salonu videoları, pahalı restoranlar… Sanki yirmi yıllık evlilik bir taslakmış da asıl hikâyesi şimdi başlıyormuş gibi.
İlk yıl benim için zordu. Aynaya baktığımda kırışıklıklarımı değil, terk edilmişliğimi görüyordum. Ama zaman tuhaf bir öğretmen. Yavaş yavaş kendime dönmeyi öğrendim. Yürüyüşlere başladım. Eski arkadaşlarımla buluştum. Uzun zamandır ertelediğim yüksek lisans programına kaydoldum. Kendimi gençleştirmek için değil, kendimi yeniden bulmak için.
Üç yıl geçti.
Geçen ay bir alışveriş merkezinde onlarla karşılaştım.
Onu ilk başta tanıyamadım. Omuzları düşmüş, yüzü donuk bir ifadeye bürünmüştü. Gerçekten donuktu. Sanki mimikleri silinmişti. Yanındaki kadın da eskisi gibi ışıldamıyordu. Yorgun ve gergin görünüyordu.
Göz göze geldik.
Yıllar önce beyaz saçlarımla dalga geçen adam, şimdi bana bakarken gözlerini kaçırdı. İçimde beklenmedik bir sakinlik vardı. Ne öfke ne kıskançlık… Sadece mesafe.
Tam yanlarından geçecekken adımı söyledi.
Durup döndüm devamı icin sonrki syfaya gecinz...