Bir an tereddüt etti. Yanındaki kadın telefonuna bakıyordu, bizi duymamış gibiydi.
“Konuşabilir miyiz?” dedi.
Kafede oturduk. Ellerinin titrediğini fark ettim. Yüzündeki donukluk bir estetik müdahale sonucu değildi; birkaç ay önce geçirdiği ciddi bir yüz felcinin iziydi. Doktorlar stresin büyük etken olduğunu söylemişti.
İşleri de iyi gitmemişti. Sosyal medyada gördüğüm o parlak hayatın çoğu borçla dönüyormuş. Gençlik üzerine kurduğu hayal, gerçek hayatın yükünü taşıyamamıştı.
“Her şey göründüğü gibi değil,” dedi kısık bir sesle.
O an içimde yıllarca biriktirdiğim soruyu sordum:
“Peki değer miydi?”
Uzun süre sustu. Gözleri doldu ama ağlayamadı. Yüz kasları izin vermiyordu.
“Gençlik geçiciymiş,” dedi sonunda. “Ama insanın yanında kim olduğu… o kalıcıymış. Ben bunu çok geç anladım.”
O cümle bir özürden daha ağırdı.
Benden geri dönmemi istemedi. Belki cesareti yoktu, belki de hakkı olmadığını biliyordu. Sadece konuşmak istemişti. Geçmişine bir bakmak, belki vicdanını hafifletmek.
Ayağa kalktım.
“Ben artık kendime iyi bakıyorum,” dedim. “Ama senin düşündüğün anlamda değil.”
Yanından ayrılırken içimde tuhaf bir huzur vardı. Yıllar önce beni “kırışıklıklarım” ve “beyaz saçlarım” yüzünden yetersiz gören adam, şimdi zamanın gerçek yüzüyle baş başaydı.
O gün şunu anladım:
Gençlik aynada görülür.
Ama değer, kaybedildiğinde anlaşılır.
Ve bazı insanlar, en büyük dersi…
en güzel şeyi kaybettikten sonra öğrenir.