Oğlumun düğün günü, hayatımın en mutlu günü olmalıydı. Sabah erkenden uyanmış, aynanın karşısında saçlarıma düşen beyaz tellere bakıp derin bir nefes almıştım. “Demek bugün,” demiştim kendi kendime. Onu ilk kez kucağıma aldığım an dün gibi gözümün önündeydi. Şimdi ise takım elbisesi içinde dimdik duran bir adam olmuştu. İçimde hem tarifsiz bir gurur hem de susturamadığım bir huzursuzluk vardı. Annelerin içini kemiren o garip sezgi…
Düğün göl kenarındaki bir kır bahçesinde yapılacaktı. Gün batımı suyun üzerine altın rengi bir yol seriyor, hafif rüzgâr çiçek aranjmanlarını titretiyordu. Her şey masal gibiydi. Gelin, Aslı, bembeyaz gelinliği içinde kusursuz görünüyordu. Davetliler hayranlıkla onu izlerken ben yüzüne odaklanmıştım. Dudakları gülümsüyordu ama gözlerinin içinde bir sertlik vardı. O bakışı daha önce de fark etmiştim: sahiplenici, meydan okuyan, sessiz bir rekabet taşıyan bir bakış.
Nikâh kıyıldı. Alkışlar yükseldi. Müzik başladı. Davetliler gölün üzerindeki ahşap iskeleye akın etti, fotoğraf çektirmek için sıraya girdiler. O sırada oğlum Emir koluma girdi.
“Anne, bir fotoğraf da biz çekilelim,” dedi.
Gözlerim doldu. Tam iskeleye adım atmıştık ki Aslı yanımıza geldi. “Ben de sizinle olayım,” dedi. Sesi yumuşaktı ama altında ince bir gerilim seziliyordu.
Üçümüz yan yana durduk. Fotoğrafçı biraz geriye çekildi. Aslı hafifçe yer değiştirdi. O an ayağımın altındaki tahtanın kaydığını hissettim. Bir boşluk… dengesizlik… ve ardından buz gibi su.
Çığlıklar duyuldu. Elbisem ağırlaştı, su ciğerlerime dolacak gibi oldu. Çırpınarak yüzeye çıktığımda ilk gördüğüm şey Aslı’nın yüzüydü. Dudak kenarında silinmeye fırsat bulamamış o kısa, sinsi gülümseme.
O an bunun bir kazadan fazlası olduğunu hissettim.
Beni sudan çıkardılar. Titriyordum. Soğuktan mı öfkeden mi bilmiyordum. Aslı hemen yanıma geldi, diz çöktü.
“Teyze, yemin ederim yanlışlıkla oldu!” dedi.
Ama gözleri… gözleri fazla sakindi.
Emir telaşla saçlarımdaki suyu silmeye çalıştı. “Anne iyi misin?” dedi.
Ona baktım. “Emir,” dedim kararlı bir sesle, “bu kızdan hemen ayrılmanı istiyorum.”
Etraf bir anda sessizleşti. Müzik kesildi. Fısıldaşmalar başladı.
Emir’in yüzü sertleşti. “Ne diyorsun sen? Kaza işte!”
“Hayır,” dedim. “Beni itti. Gördüm o gülüşü.”
Aslı ağlamaya başladı. “Ben böyle bir şey yapmadım!” diye bağırdı. Gözyaşları yanaklarından akıyordu ama içimdeki şüphe sönmüyordu.
Emir bir adım geri çekildi. “Anne,” dedi, sesi ilk kez bu kadar keskin çıkıyordu, “hayatım boyunca her kararıma karıştın. Hangi okula gideceğim, kimlerle görüşeceğim… Şimdi de evliliğime mi karışacaksın?”
Sözleri göldeki sudan daha soğuktu.
“Ben seni koruyorum,” dedim.
“Ama ben artık korunacak bir çocuk değilim,” dedi. “Ve Aslı’yı seviyorum.”
O an ikinci kez düşmüş gibi oldum. Bu kez suya değil, oğlumun kalbinden dışarı.
Düğün yarım kaldı. Misafirler dağıldı. Eve döndüğümde üstüm kuruydu ama içim buz gibiydi. Günler geçti. Emir aramadı. Gururum izin vermedi, ben de aramadım. Fakat zihnimde o an tekrar tekrar canlanıyordu: o yer değiştirme hareketi, o gülüş.
Bir hafta sonra kapım çaldı. Açtığımda karşımda Aslı vardı. Tek başına.
“Konuşmamız gerekiyor,” dedi.
Onu içeri aldım. Yüzünde makyaj yoktu. Yorgun görünüyordu.
“O gün sizi ben itmedim,” dedi doğrudan. “Ama düşmenizi engellemedim.”
Kalbim hızlandı. “Ne demek bu?”
“İskeledeki tahtanın gevşek olduğunu önceden fark etmiştim,” dedi. “Yer değiştirirken dengenizi kaybedeceğinizi tahmin ettim. Bunu durdurabilirdim.”
“Yani bilerek yaptın,” dedim devamı icin sonrki syfaya gecinz...