“Size zarar vermek için değil!” dedi gözleri dolarak. “Emir’in hep sizin sözünüzü dinlediğini biliyordum. Aranızda kopmayan bir bağ vardı. O bağın arasına asla giremeyeceğimi düşündüm. Onun ilk kez kendi kararını vermesini istedim.”
Sözleri içimi burktu. Bu bir güç savaşıydı. Ve ortasında oğlum vardı.
“Bu bir oyun değildi,” dedim sertçe. “Bu benim hayatımdı.”
Başını eğdi. “Biliyorum. Çok büyük hata yaptım. Emir’e gerçeği anlatacağım.”
O akşam Emir geldi. Yüzü solgundu. Her şeyi öğrenmişti.
“Anne,” dedi, sesi kırılgandı, “neden bana güvenmedin?”
“Ben sana güvendim,” dedim. “Ama kaybetmekten korktum.”
Sessizlik çöktü. Sonra Emir yavaşça konuştu:
“Belki de sorun bu. Sen beni kaybetmemek için tutarken, ben nefes alamadım.”
Sözleri canımı yaktı ama inkâr edemedim. Eşimi yıllar önce kaybettiğimde bütün dünyam Emir olmuştu. Ona sarılarak ayakta kalmıştım. Farkında olmadan onu kendime bağlamıştım.
“Ben seni kaybetmek istemedim,” dedim fısıltıyla.
Emir diz çöküp elimi tuttu. “Gitmiyorum anne,” dedi. “Sadece büyüyorum.”
Kapıda Aslı duruyordu. Göz göze geldik. İçimdeki öfke tamamen silinmemişti ama yerini daha ağır bir farkındalık almıştı. Kontrol etmek sevgi değildi. Sevgi bazen geri çekilmeyi gerektiriyordu.
O gece pencere kenarında göle baktım. Su sakindi. Oysa içine düştüğüm an fırtına kopmuştu. Belki hayat da böyleydi. Sakin görünen yüzeylerin altında mücadeleler saklıydı.
Düğün günümde gelinim beni göle itti — ya da düşmeme izin verdi. O an bunun bir ihanet olduğunu sandım. Oysa asıl yüzleşmem gereken şey, yıllardır oğlumu bırakmayan ellerimdi.
Bazen suya düşmek gerekir. Hem yüzmeyi hem de bırakmayı öğrenmek için.