On yıl boyunca aynı yatakta, birbirimize hiç dokunmadan uyuduk.
Herkes evliliğimizin çoktan bittiğini düşündü.
Oysa gerçek, bir evliliğin bitmesinden daha ağırdı: Biz birbirimizi kaybetmemiştik… oğlumuzla birlikte kendimizi kaybetmiştik.
Her şey Efe’nin ölümünden sonra başladı.
Ankara’da, eski ama düzenli bir apartman dairesinde yaşıyorduk. Hayatımız sade, alışılmış ve güvenliydi. Efe’nin kahkahası evi doldurur, akşam yemeklerinde masanın altında ayaklarıma dokunarak oyun yapardı. Zeynep o zamanlar çok gülerdi. Ben de daha hafif bir adamdım.
Sonra bir kış gecesi ateşi çıktı.
“Basit bir enfeksiyon,” dediler hastanede.
Kalabalık koridorlar, telaşlı hemşireler, bekleyen insanlar…
Ben başka bir hastaneye götürmeyi teklif ettim ama saat geçti, hava soğuktu, “Sabaha kadar burada kalalım” dedim.
Sabahı göremedi.
O gün Zeynep’in içinden bir şey koptu. Benim içimden de. Ama o benimkinden farklı bir yere savruldu.
Cenazeden sonra ilk gece yatağa girdiğinde ona sarılmak istedim. Vücudu taş gibi gerildi. Elimi yavaşça iterek, “Şimdi değil,” dedi.
O “şimdi değil” bir süreliğine değildi. Sonsuza kadardı.
Yıllar boyunca aynı yatakta uyuduk ama aramızda görünmez bir uçurum vardı. Kavga etmedik. Bağırmadık. Kimseye rezil olmadık. Dışarıdan bakıldığında örnek bir çifttik. Bayramlarda birlikte aile ziyaretine gider, komşularla çay içer, alışverişe yan yana yürürdük.
Ama geceleri Zeynep hep sol tarafa döner, sırtını bana verirdi. Ben de karanlıkta tavana bakar, onun nefes alışını dinlerdim. Bazen ağladığını duyardım. Sessizce, yastığa gömülerek.
Elimi uzatmazdım.
Onu incitmekten korkardım. Ya da belki kendimi.
Bir gece dayanamayıp sordum:
“Benden nefret mi ediyorsun?”
“Hayır,” dedi. “Ama sana dokunamıyorum.”
Bu cümle, evliliğimizin resmi tanımı oldu.
Zaman geçtikçe Zeynep’in sağlığı bozulmaya başladı. Sürekli yorgundu. Eklem ağrıları, baş dönmeleri, geçmeyen halsizlik. Doktor doktor gezdik. Tahliller, MR’lar, kan sonuçları…
Bir öğleden sonra doktor beni koridora çağırdı.
“Eşinizin bağışıklık sistemi çökmüş durumda,” dedi. “Bu sadece fiziksel değil. Uzun süreli, bastırılmış travma. Vücut bir yerde teslim olur.”
O an anladım: Biz sadece konuşmayı bırakmamıştık. Yas tutmayı da bırakmıştık. Acıyı dondurmuş, aramıza duvar yapmıştık.
Eve döndüğümüzde ilk kez yatağın iki ucunda değil, salonun ortasında karşı karşıya oturduk. Uzun süre sustuk. Sonra ben başladım.
“O gece başka hastaneye gitmeliydik.”
Zeynep gözlerini kaldırdı. Yıllardır ilk kez doğrudan bana baktı.
“Evet,” dedi. “Belki.”
“Ben karar verdim,” dedim. “Ben kalalım dedim.”
Sesi titredi. “Ben de itiraz etmedim.”
O an fark ettim: Suç, tek başına taşınamayacak kadar ağırdı. Ama iki kişi arasında paylaşıldığında da yok olmuyordu.
Zeynep ilk kez yüksek sesle ağladı. Yılların birikimi gibi. Ben de devamı icin sonrki syfaya gecinz...