O gece yatağa girdiğimizde yine aramızda mesafe vardı. Ama ilk kez aynı acının içindeydik, ayrı ayrı değil.
Ertesi sabah Zeynep bayıldı.
Ambulansla hastaneye götürdük. Acil serviste beklerken kalbim göğsümü parçalıyor gibiydi. Doktorlar müdahale etti. Saatler geçti.
Yoğun bakıma alındı.
Camın arkasından onu izlerken bir gerçeği fark ettim: On yıl boyunca dokunmamıştım çünkü dokunursam her şeyin yeniden yıkılacağından korkmuştum. Ama zaten yıkılmıştı. Biz sadece enkazın içinde yaşamayı öğrenmiştik.
İki gün sonra bilinci açıldı. Yanına girdim. Elini tutmak için tereddüt ettim. O da bana baktı.
Bu kez elimi itmedi.
Parmakları zayıftı ama sıcak. On yıl sonra ilk temas.
İkimiz de ağlamadık. Sadece baktık.
“Çok geç mi?” diye fısıldadım.
Başını hafifçe salladı. “Bilmiyorum.”
O haftadan sonra terapiye başladık. İlk seans felaketti. Konuşamadık. İkinci seans sessizlikle geçti. Üçüncüde Zeynep, “Ona kızgınım,” dedi. Doktor sordu: “Kime?”
“Efe’ye,” dedi. “Bizi bırakıp gittiği için.”
O an donup kaldım. Çünkü ben de aynı şeyi hissediyordum ama itiraf edememiştim.
Yavaş yavaş çözülmeye başladık. Acının etrafında dolaşmak yerine içine bakmayı öğrendik. Suçu, öfkeyi, korkuyu.
Dokunmalar hemen geri gelmedi. Aylar sürdü. Bazen yine sırtını döndü. Bazen ben geri çekildim. Ama artık konuşuyorduk.
Bir yıl sonra Efe’nin mezarına birlikte gittik. İlk kez el ele.
Zeynep mezar taşına dokundu. “Affet bizi,” dedi.
Ben de fısıldadım: “Kendimizi affetmeyi öğreniyoruz.”
Eve döndüğümüzde yatağa uzandık. Bu kez aramızda çizgi yoktu. Elim onun elindeydi. Yılların alışkanlığıyla yine hafifçe geri çekildi ama sonra durdu.
“Kal,” dedi.
O gece ilk kez gerçekten uyuduk.
Şunu anladım: Bizi ayıran şey sevgisizlik değildi. Paylaşılmamış suçtu. Söylenmemiş korkuydu. Yas tutulmadığında, beden mesafeyle kendini korur. Ama acı konuşulmaya başladığında, dokunmak yeniden mümkün olur.
On yıl boyunca aynı yatakta, hiç dokunmadan uyuduk.
Ama bir gün, yeniden el ele tutuşmayı öğrendik.
Çünkü bazı yaralar dokununca kanar.
Ama bazıları da ancak dokununca iyileşir.