Doktorlar, Elif’in en fazla üç gün ömrü kaldığını söylediklerinde Murat hastane yatağına doğru eğildi. Yüzünde üzgün bir eş maskesi vardı ama gözlerinin derininde saklayamadığı bir açgözlülük parlıyordu. Parmaklarını karısının zayıf bileğinde gezdirirken dudaklarını kulağına yaklaştırdı.
“Boğaz’daki yalı, Nişantaşı’ndaki daire, bankadaki milyonlarca lira… Hepsi yakında benim olacak.”
Elif o an gözlerini açmadı. Nefesini yavaşlattı. Sakinleştiricilerin etkisiz olduğunu Murat bilmiyordu. Vücudu gerçekten zayıftı; karaciğeri iflasın eşiğindeydi. Ama zihni, hayatında hiç olmadığı kadar berraktı.
Kapı kapanıp Murat sahte gözyaşlarıyla koridora çıktığında, Elif’in içindeki son kırıntı da netleşti: Bu bir hastalık savaşı değil, bir hayatta kalma savaşıydı.
Bir süre sonra genç hemşire Zeynep odaya girdi. Elif, tam bilinçsiz rolünü sürdürecekken bir karar verdi. Aniden gözlerini açtı ve hemşirenin bileğini yakaladı.
“Beni duyuyorsun. Ve ben de her şeyi duydum,” dedi fısıltıyla. “Eğer bana yardım edersen, hayatın değişecek.”
Zeynep’in yüzü bembeyaz oldu. “Ne demek istiyorsunuz?”
“Elimde kanıt var. Murat beni zehirliyor.”
O kelime odanın havasını değiştirdi.
Elif son altı aydır yaşadıklarını anlattı: Ani mide bulantıları, açıklanamayan karaciğer değerleri, sadece Murat’ın hazırladığı içeceklerden sonra gelen krizler… Doktorlar bunu nadir bir otoimmün hastalık sanmıştı. Ama Elif bir finans şirketinin başındaydı; rakamları okumayı biliyordu. Tahlil sonuçlarındaki küçük dalgalanmalar, ağır metal zehirlenmesini işaret ediyordu.
“Kan testlerimi bağımsız bir laboratuvara göndermem gerekiyor. Resmi kayda geçmeden,” dedi Elif. “Aksi halde her şey örtbas edilir.”
Zeynep tereddüt etti. Bu, mesleki hayatını riske atmak demekti. Ama Elif’in gözlerinde panik değil, hesaplanmış bir kararlılık vardı.
“Bana bir tüp kan alın. Resmi sisteme girmeden. Yarın sabah izin gününüz, değil mi? Bu adrese götürün.” Yastığının altından küçük bir kart çıkardı. “Karşılığında sadece teşekkür etmeyeceğim.”
Zeynep o gece kararını verdi.
Ertesi gün sonuç geldi. Kanda yavaş etki eden bir toksin tespit edilmişti. Dozu dikkatli ayarlanmış, haftalara yayılan bir zehir.
Elif’in şüphesi artık gerçeğe dönüşmüştü.
Ama ölmek üzere olan bir kadının “kocam beni zehirliyor” demesi yeterli değildi. Kanıt gerekiyordu. İtiraf gerekiyordu.
Elif ikinci hamleyi planladı.
Murat her akşam saat sekizde geliyordu. Çiçekler, sahte dualar ve koridorda oynanan “fedakâr eş” tiyatrosu hiç aksamıyordu. Elif o akşam bilincinin daha da kapandığı izlenimini verdi. Konuşurken kelimeleri yuvarladı, gözlerini zor açtı.
Murat eğildi.
“Elif… beni duyuyor musun?”
Elif dudaklarını kıpırdattı. “Kasadaki… evraklar…”
Murat’ın gözbebekleri büyüdü. “Hangi evraklar?”
“Şirket hisseleri… babamın koyduğu gizli madde… eğer ben… doğal olmayan bir sebeple ölürsem… her şey devlete devrediliyor…”
Murat’ın yüzündeki kan çekildi.
Bu doğru değildi. Ama Murat bunu bilmiyordu.
“Saçmalama,” dedi sertçe, sonra toparlandı. “Yoruldun, dinlen.”
Elif gözlerini kapattı ama son bir cümle fısıldadı: “Avukat yarın geliyor…”
O gece Murat uyumadı devamı icin sonrki syfaya gecinz...