Mezuniyetten yirmi yıl sonra yapılan lise buluşması bana sadece anıları geri getirmedi — ve en büyük şok eski sevgilimi görmek değildi.
Yirmi yıl sonra, lise dramalarını geride bırakmış, kendine güvenen ve kariyerinde başarılı bir kadın olduğumu düşünebilirsiniz. Dışarıdan bakıldığında hayatım düzenliydi: iyi bir işim, kendi evim, güçlü bir sosyal çevrem vardı. Ama içimde hâlâ kapanmamış bir defter duruyordu. O defterin adı Oğuz’du.
Lisede onunla yaşadığım ilişki, gençliğimin en parlak ve en kırılgan dönemiydi. Aynı sırada oturur, teneffüslerde kantinde çay içer, geleceğe dair hayaller kurardık. Üniversiteyi kazanıp aynı şehirde yaşayacağımıza, asla ayrılmayacağımıza inanıyordum. Ama mezuniyetten iki hafta önce, hiçbir açıklama yapmadan benden ayrıldı. Ne bir kavga ne bir ihanet yakaladım. Sadece bir gün vardı, ertesi gün yoktu. Mesajlarıma cevap vermedi, yüz yüze konuşmaktan kaçtı. Bir insanın bir başkasını bu kadar kolay silmesi aklımı almamıştı.
O günden sonra kimseye tam anlamıyla güvenemedim. Hep bir gün ansızın gidecekler diye düşündüm. Yıllar geçti, ben büyüdüm, olgunlaştım ama o yarım kalmışlık hissi bir gölge gibi peşimde kaldı.
Buluşma yaklaştıkça içimdeki o genç kız yeniden ortaya çıktı. “Ya beni görmezden gelirse? Ya hayatı mükemmelse?” diye düşünüp durdum. Gitmemek için bahaneler ürettim. Ama Zeynep’in kararlılığı karşısında direnemedim.
Etkinlik, şehrin merkezindeki bir otelin salonundaydı. İçeri girdiğim an kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Tanıdık yüzler, değişmiş bedenler, aynı kahkahalar… Yirmi yılın ağırlığı herkesin üzerinde görünüyordu.
Ve sonra onu gördüm.
Oğuz barın yanında duruyordu. Saçlarına birkaç beyaz düşmüş, yüzü olgunlaşmıştı. Ama bakışları aynıydı. Göz göze geldik. O an zaman bir anlığına durdu. İçimdeki bütün korkular, bütün sorular yüzeye çıktı.
O ise hafifçe gülümsedi ve bana doğru yürüdü.
“Merhaba,” dedi. Sesi eskisi kadar kendinden emin değildi.
“Merhaba,” dedim, beklediğimden daha sakin.
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından, “Geldiğine sevindim,” dedi.
Ben de istemsizce, “Ben de,” dedim. Yalan mıydı? Belki biraz.
Sohbet ilerledikçe, yüzeysel konulara sığındık. Kim ne iş yapıyor, kim nerede yaşıyor… Ama ikimiz de asıl konuşulması gereken şeyi biliyorduk.
En sonunda dayanamayıp sordum: “Neden?”
Bakışları kaçtı. Elindeki bardağı masaya bıraktı. “Sana borçlu olduğum bir açıklama var,” dedi. “O zamanlar ailem ciddi bir kriz yaşıyordu. Babamın işleri batmıştı, evde sürekli kavga vardı. Üniversiteye başka bir şehre gitmek zorunda kaldım. Seni o karmaşaya sürüklemek istemedim.”
“Beni bırakmak daha mı iyiydi?” dedim. Sesim titremiyordu ama içim sarsılıyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...