“Yanlış yaptım,” dedi. “Konuşacak cesaretim yoktu. Zayıftım.”
O an fark ettim ki, yıllarca zihnimde büyüttüğüm o dev adam aslında korkmuş bir gençten ibaretti. Onun suskunluğunu, kendi değersizliğim gibi algılamıştım. Oysa mesele benim yetersizliğim değil, onun kaçışıymış.
Tam konuşmamız derinleşmişken, arkamdan bir ses yükseldi. Eski sınıf başkanımız Emre, sahneye çıkmıştı. “Arkadaşlar,” dedi, “bu akşam sadece eski günleri anmak için değil, bir şeyi paylaşmak için toplandık.”
Projeksiyon perdesi açıldı. Slaytlarda lise fotoğrafları akmaya başladı. Genç, umut dolu yüzlerimiz ekrana yansıyordu. Bir fotoğrafta ben ve Oğuz yan yana, mezuniyet balosunda gülümsüyorduk.
O an içimde bir şey çözüldü. O fotoğrafa baktım ve şunu hissettim: O kız artık ben değildim. O acıyı yaşayan, terk edildiğini düşünüp kendini eksik sanan kız geride kalmıştı.
Oğuz’a döndüm. “Teşekkür ederim,” dedim.
Şaşırdı. “Neye?”
“En azından bugün dürüst olduğun için.”
Gülümsedi. “Geç oldu ama…”
“Geç değil,” dedim. “Zamanında olmadı sadece.”
Gecenin ilerleyen saatlerinde başka arkadaşlarımla sohbet ettim, kahkahalar attım. Oğuz bir süre sonra yanımıza geldi, ama artık kalbim hızlanmıyordu. Onu bir tehdit, bir ölçüt ya da bir pişmanlık olarak görmüyordum. Sadece geçmişimden bir insan olarak duruyordu karşımda.
Gecenin sonunda Zeynep’le dışarı çıktık. Soğuk hava yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu.
Bir an düşündüm. “Hafiflemiş,” dedim.
En büyük hayal kırıklığı Oğuz değildi. En büyük hayal kırıklığı, yıllarca kendime kurduğum hikâyeydi. Terk edilmenin beni eksik yaptığına inanmıştım. Oysa o gece anladım ki, birinin gitmesi, geride kalanın değerini azaltmaz.
Yirmi yıl sonra o salondan çıktığımda, lise anılarıyla değil; kapanmış bir yarayla eve döndüm. Ve ilk kez, geçmişin gölgesi olmadan geleceğe bakabildiğimi hissettim.