Kocam ile tatile çıktık. Aylar öncesinden planladığımız, bembeyaz bir kar tatili olacaktı bu. Şehrin gri yorgunluğunu arkamızda bırakacak, dağların sessizliğinde birbirimize yeniden yaklaşacaktık. En azından ben böyle hayal etmiştim.
Otele vardığımızda hava kararmak üzereydi. Gökyüzünden iri iri düşen kar taneleri sarı sokak lambalarının altında parlıyor, her şeyi masalsı bir örtüyle kaplıyordu. Lobide şömine yanıyor, insanlar kalın kazaklarıyla sıcak şarap içiyordu. Kocamın yüzünde hafif bir gerginlik vardı ama yol yorgunluğuna verdim. Bavulları odaya bıraktık, camı açıp derin bir nefes aldım. İçeri dolan keskin soğuk, ciğerlerimi yakarken içimde garip bir umut yeşerdi: Belki bu tatil bize iyi gelir.
Ertesi sabah kayak pistine çıktık. Güneş, karın üzerinden yansıyarak göz kamaştırıyordu. Ben çocuklar gibi heyecanlıydım. O ise mesafeli, dalgın. “İyi misin?” diye sorduğumda “Abartma, iyiyim,” dedi. Ses tonundaki sertlik içimi hafifçe burktu ama yine sustum.
Öğleden sonra kafeteryada otururken konu bir anda maddiyata geldi. Son zamanlarda işlerindeki sıkıntıyı biliyordum. Ona destek olmaya çalışıyor, yanında olduğumu hissettirmek istiyordum. “Belki biraz ara vermek iyi gelir,” dedim yumuşakça. “Her şeyi tek başına yüklenmek zorunda değilsin.”
Kaşları çatıldı. “Sen ne anlarsın yükten?” dedi alçak ama keskin bir sesle. “Evde oturup akıl vermek kolay.”
Sözleri yüzüme çarpan soğuk rüzgâr gibiydi. “Evde oturmak mı?” dedim, sesim titreyerek. “Ben de çalışıyorum, ben de yoruluyorum. Bu tatili de birlikte nefes alalım diye planladım.”
Bir an için etrafımızdaki sesler sustu sanki. O an gözlerinde tanımadığım bir öfke parladı. Ayağa kalktı, sandalye geriye sürtündü. “Hep sen planlarsın zaten,” dedi. “Hep sen bilirsin.”
“Bunu kavga etmek için söylemedim,” dedim. Elini tutmaya çalıştım. İşte o an oldu.
Yüzüme inen tokadın sesi, karların üzerinde yankılanmış gibi geldi bana. Acısından çok şaşkınlığı yaktı içimi. Etrafımızdaki birkaç kişi donup kalmıştı. Benimse kulaklarım uğulduyordu. Yanağım alev alev yanarken gözlerimin içine bile bakmadan, “Beni bunaltıyorsun,” dedi ve arkasını dönüp yürüdü.
Önce birkaç adım sonra durur sandım. Dönüp özür diler sandım. Ama o yürümeye devam etti. Montunu alıp otelden çıktı. Camdan baktığımda yoğun karın içinde silueti küçülüyor, sonra tamamen kayboluyordu.
O an anladım: Beni orada tek başıma bırakmıştı.
Otele döndüğümde hava kararmıştı. Odaya girdiğimde sessizlik duvarlara çarpıyordu. Telefonumu defalarca aradım, açmadı. Mesaj attım, cevap yok. Resepsiyona indim, arabayı alıp gittiğini söylediler. İçimdeki son umut kırıntısı da o an dağıldı.
Pencerenin önüne oturdum. Kar fırtınası şiddetlenmişti. Rüzgâr uğulduyor, camları titretiyordu. Yanağım hâlâ sızlıyordu ama canımı en çok acıtan o değildi. İnsan sevdiği tarafından ortada bırakılınca, dünyanın en kalabalık yerinde bile yapayalnız kalıyormuş.
Bir ara elektrikler kesildi. Oda karanlığa gömüldü. Sadece dışarıdaki karın yansıttığı solgun ışık vardı. İçimde bir korku yükseldi. Ama sonra o korkunun yerini tuhaf bir sakinlik aldı. Telefonumun ışığını açtım, montumu giydim ve dışarı çıktım devamı sonrki syfada...