Kar dizlerime kadar yükselmişti. Soğuk iliklerime işliyordu. Ama her adımda içimde başka bir şey netleşiyordu. Ben burada sadece bir tatil için değildim. Ben, evliliğimi kurtarmak için gelmiştim. O ise ilk çatlakta kaçmayı seçmişti.
Otele yakın küçük bir tepe vardı. Zorlanarak oraya çıktım. Rüzgâr yüzümü kesiyor, gözlerimi yaşartıyordu. Ama tepenin zirvesine vardığımda manzara nefesimi kesti. Bütün vadi bembeyazdı. Fırtına yavaş yavaş diniyor, bulutların arasından ay ışığı sızıyordu. Kar taneleri artık daha sakin düşüyordu.
Orada, o ıssızlığın ortasında, içimdeki gerçeği gördüm. Bir tokat sadece ele değildi; saygıya, sevgiye, birlikte kurduğumuz hayale inmişti. Ve beni orada bırakması, aslında çok daha önce duygusal olarak uzaklaştığının kanıtıydı.
Titreyen ellerimle telefonumu çıkardım. Ona son bir mesaj yazdım: “Beni karın ortasında değil, kalbinin dışında bırakmışsın. Ben artık orada durmayacağım.”
Gönder tuşuna bastım. İçimde garip bir hafiflik oldu. İlk defa, korkudan değil kararlılıktan titriyordum.
O gece o otele geri döndüm, valizimi topladım. Sabahın ilk ışığında otobüse bindim. Dağlar arkamda kalırken, camdan dışarı baktım. Güneş doğuyordu. Karın üzerindeki altın rengi parıltı, yeni bir başlangıç gibiydi.
Belki o tatil hayal ettiğim gibi romantik bir kaçamak olmadı. Ama bana hayatımın en net gerçeğini gösterdi: Sevgi, insanı karın ortasında bırakmaz. Sevgi, en soğuk gecede bile elini sımsıkı tutar.
Ve ben o gün, karların içinde yalnız kalırken aslında kendimi buldum. Çünkü bazen en sert fırtına, insanın içindeki gücü ortaya çıkarır.