
Gıcırdayan hastane koridorları, dışarıdaki dondurucu ocak ayazından daha soğuktu. 12 yaşındaki Elif, üzerine üç beden büyük gelen, kenarları sökülmüş paltosunun içine biraz daha büzüldü. Ayakları, altı delinmiş spor ayakkabılarının içinde buz kesmişti ama o, buna alışkındı. Onun için asıl zor olan, bu steril ve her köşesi keskin bir dezenfektan kokan binada görünmez kalabilmekti.
Hastanenin özel katına, güvenliklerin vardiya değişimindeki o üç dakikalık boşluktan faydalanarak sızmıştı. Neden burada olduğunu o da tam bilmiyordu. Sadece kalbi, haftalar önce çöp konteynerlerinin yanında bulduğu o eski, deri kaplı not defterinin sahibine gitmesi gerektiğini söylüyordu. Defterin içindeki fotoğrafta, kendisine tıpatıp benzeyen küçük bir kız çocuğu ve onun elini tutan, sert bakışlı ama gülümsemeye çalışan bir adam vardı. O adam şimdi 402 numaralı odada, makinelerin ritmik sesleri arasında yaşam savaşı veriyordu: Şehrin en güçlü iş insanlarından biri olan Hakan Bey.
Elif, kapının önündeki korumanın kahve almaya gitmesini fırsat bilip içeri süzüldü. Oda genişti, pencerelerden şehrin tüm ışıltısı görünüyordu ama odanın içindeki hava ağır ve kasvetliydi. Yatakta yatan adam, gazetelerde gördüğü o kudretli figürden çok uzaktı. Yüzü solgun, vücudu kablolara mahkumdu.
Elif, titreyen adımlarla yatağın başına yaklaştı. Elini, kirli parmaklarıyla adamın bembeyaz çarşafının üzerine koydu. Cebinden o eski defteri çıkardı. Defterin son sayfasında, el yazısıyla yazılmış ama tamamlanmamış bir not vardı. Elif derin bir nefes aldı. İçindeki o tuhaf dürtüye engel olamayarak adamın kulağına doğru eğildi. Sesi, bir rüzgar fısıltısı kadar kırılgandı:
"Yıldızlar sadece karanlık çöktüğünde görünür, baba. Işıkları kapatma, çünkü biz hala buradayız."
O an, odadaki makinelerden biri keskin bir ses çıkardı. Hakan Bey'in parmakları hafifçe titredi. Birkaç saniye sonra, haftalardır sımsıkı kapalı olan göz kapakları hızla aralandı. Adamın gözleri, şaşkınlık ve tarif edilemez bir dehşetle genişlemişti. Doğrudan Elif'in gözlerine bakıyordu. Nefesi kesik kesikti, sanki derin bir uykudan değil de, dibi olmayan bir kuyudan yukarı çekilmişti.
"Sen..." diye fısıldadı adam, sesi paslı bir kapı menteşesi gibi gıcırdıyordu. "Bunu... nereden biliyorsun?"
Elif korkuyla bir adım geri çekildi. Kaçmak istedi ama adamın zayıf eli, kızın paltosunun kolunu yakaladı. "Dur... gitme," dedi Hakan Bey. O sırada kapı hızla açıldı. İçeriye giren, adamın en yakın iş ortağı ve "sağ kolu" olarak bilinen Metin’di. Metin, ortağını uyanmış, karşısında ise üstü başı perişan bir çocuğu görünce donakaldı. Yüzündeki ifade sevinçten ziyade, bir planın bozulmasının verdiği o gizli öfkeydi.
"Hakan! Uyandın mı? Bu mucize!" dedi Metin, ama gözleri Elif’in üzerindeydi. "Peki bu... bu sokak çocuğu burada ne yapıyor?"
Hakan Bey, hala Elif’in kolunu tutuyordu. Gözlerini ortağının üzerinden ayırmadan, "Onu bırak, Metin," dedi. "O çocuk bana, unuttuğum bir şeyi hatırlattı."
O gece hastanede büyük bir hareketlilik başladı. Doktorlar içeri doluştu, tetkikler yapıldı. Elif, odanın bir köşesindeki gölgede, unutulmuş bir eşya gibi bekledi. Kimse onu dışarı atmaya cesaret edemiyordu çünkü Hakan Bey, kızın yanından ayrılmasına izin vermiyordu.
Gece yarısına doğru oda boşaldığında, Hakan Bey yatağında doğruldu. Elif’e bakıp, "O cümleyi nereden biliyorsun?" diye sordu tekrar.
Elif, cebindeki defteri uzattı. "Bunu çöpte buldum. İçindeki fotoğraf... o kıza benziyordum. Sadece... sadece söylemem gerektiğini hissettim."
Hakan Bey defteri aldı, sayfaları titreyen elleriyle çevirdi. Gözlerinden bir damla yaş, deri kapağın üzerine düştü. "Bu kız, benim kızımdı. Onu bir trafik kazasında kaybettim. O notu, ölmeden önceki gece bana söylemişti. O günden beri kendimi karanlığa gömmüştüm. Herkes beni güçlü bir iş insanı sanıyordu ama ben aslında o gün o arabada ölmüştüm. Bu kaza da..." Duraksadı. "Bu kaza bir hata değildi Elif. Birileri benim tamamen yok olmamı istiyordu."
O anda Elif, odanın dışındaki koridorda Metin’in biriyle fısıldaşarak konuştuğunu duydu. Metin, "Her şeyi hemen bitirmeliyiz, uyandı ama hala zayıf. O çocuk her şeyi bozuyor," diyordu. Elif’in sokaklardaki hayatta kalma içgüdüsü devreye girdi. Hakan Bey’in kulağına eğildi, "Buradan gitmeliyiz. Güvende değilsiniz."
Hakan Bey, bir an bile tereddüt etmedi. Bu küçük kız, onun hayatını sadece uyandırarak değil, belki de ikinci kez kurtararak geri vermişti. "Haklısın," dedi. "Ama benim yürümeye mecalim yok."
Elif gülümsedi. "Sizin gücünüz olmayabilir ama benim yollarım var."
Elif, hastanenin havalandırma boşluklarını ve yemekhane asansörlerini keşfetmişti. Hakan Bey'e yardım ederek onu bir tekerlekli sandalyeye oturttu. Üzerine bir hastane görevlisinin montunu örttüler. Gece nöbetindeki personelin arasından, karanlık köşeleri ve servis koridorlarını kullanarak geçtiler. Elif, bir gölge gibi ilerliyor, en ufak bir seste Hakan Bey’i durduruyordu devamı sonrki syfda...