
Hastanenin arka çıkışına ulaştıklarında, dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Hakan Bey, soğuk havayı ciğerlerine çekerken, hayatında ilk kez sahip olduğu onca paranın ve gücün hiçbir işe yaramadığını, onu kurtaranın sadece eski bir defter ve 12 yaşındaki bir çocuğun cesareti olduğunu anladı.
Birkaç hafta sonra, şehir çalkalanıyordu. Hakan Bey’in ortağı Metin’in tüm kirli işleri ve kaza süsü verilmiş suikast girişimi ortaya çıkmıştı. Ancak asıl haber bu değildi. Şehrin en varlıklı adamı, tüm mal varlığının büyük bir kısmını evsiz çocuklar için bir vakfa devretmiş ve kendisi de ortadan kaybolmuştu.
Hikayenin sonu, deniz kenarındaki küçük, mütevazı bir evde bitiyordu. Evin bahçesinde bir adam ve küçük bir kız, akşam karanlığında teleskopla gökyüzüne bakıyorlardı.
"Bak," dedi Elif, gökyüzünü işaret ederek. "En parlak olanı o."
Hakan Bey, kızın saçlarını şefkatle okşadı. Artık üzerinde pahalı takım elbiseler yoktu, yüzündeki o sert ifade gitmiş, yerine huzur gelmişti. "Evet Elif," dedi. "Yıldızlar sadece karanlık çöktüğünde görünür. Ve ben, benim karanlığımı aydınlatan o yıldızı bulduğum için çok şanslıyım."
Elif artık üşümüyordu. Altı delik ayakkabılarının yerini sıcak botlar, kimsesizliğin yerini ise sarsılmaz bir bağ almıştı. İki yabancı, bir fısıltıyla birbirlerine hayat olmuşlardı. Hayat, bazen en büyük hazineyi en kirli köşelerde, en umulmadık seslerde saklardı; yeter ki o fısıltıyı duyacak bir kalp olsun.